Aradan on yıl geçti ve Kanser tekrar kapımdaydı, bu kez annem değil benim için gelmişti. Mide kanseri! Taşlı Yüzük Hücreli türünde öldürücü bir kanser hücresi. Doktorlar kesin birşey söyleyemiyordu, ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştım! Belli ki bu düşman zorluydu. Zorlu bir savaş beni bekliyordu! * İşte bu site bu savaşın hikayesini anatacak...
Son dönemde değişik alanlarda sosyal sorumluluk projeleri görmek beni sevindiriyor. Biri yakın zamandan beridir FriendFeed’de gördüğüm Nurcan Örtügen Gök isimli arkadaşımın yaptığı proje, çocuklara gökyüzü ve bizim dışımızda ki uzay hakkında daha fazla bilgi vermek için başlattığı projeyi destekliyor ve yapılması gereken ne varsa elimden gelen ne varsa yapacağımı buradan da iletiyorum kendisine.
Şu bir gerçek ki eğitim çocukluktan başlıyor ve belki de ne olmak istediğimize daha o yaşlarda karar veriyoruz, eğer gökbilimi gibi konularda da yeterli bilgiyi alırsak neden çıtalarımızı daha yükseklere taşımayalım ki…
Bir diğeri de televizyondan öğrendiğim ve gerçekten beğendiğim bir iş. Yavuz Bingöl hiçkimseden destek almaksızın kendi başına attığı bu adımla bence çok iyi bir iş yapıyor. Her hangi bir işveren işyerine 50 işsizi işe alınca Yavuz Bingöl o işyerine hiçbir ücret istemeksizin gidip konser veriyor. Ben çok beğendim, umarım bu haber daha fazla işverene ulaşır ve güzel yurdumun insanları işsizlik sorunundan kurtulurlar…
2007 yılında kansere yakalandığımı öğrendikten sonra, doktorum Nil Molinas Mandel ile tanışıp ilk muayenemi yaptığında bir porttan bahsetmişti, o vakit hiçbir şey anlamamıştım ve heyecanla takılmasını beklemiştim. Doktorum tedavilerin bir kısmının biberon ile yapılacağını söylüyordu. Ben ne olduğuna anlam veremeden ahmak ahmak dinliyordum sadece, olaylar kendi hızında -ki bu bana göre epeyce bir hızlıydı- ilerliyordu.
İlk kemoterapimi alacağım gün, öğleden önce küçük bir cerrahi operasyonla göğsüme portum takılacaktı. Ameliyat yaralarım henüz tam kapanmadan daha, yeni bir operasyona girmiştim. Sağ göğsümde 3 cm kadar bir kesik ile göğsüme portu yerleştirdiler, operasyon için beni uyutmadılar, o yüzden doktor hemşire ile muhabbet ederken ve fonda çalan tango müziği eşliğinde operasyonum ilerliyordu, bir saatten fazla sürdü. Operasyon sırasnda olan biteni izleyemiyordum, sadece doktorun alet edavat seslerini bastıran müthiş tangoya bırakmıştım kulağımı ve ruhumu, ameliyat, port ya da herkesin lanetleyerek anlattığı ama benim en ufak bir fikrim bile olmadan korkarak beklediğim kemoterapi kimin umrundaydı ki?
Doktor göğsümde işlem yaptığı bölge ile gözüm arasını kapatan örtüyü kaldırdığında gördüklerim bir an şaşırtmıştı. Göğsümde 3 demir para kalınlığında bir şey vardı, dikişler ile kapatılmış derimin altında duruyordu ama 2 demir para kalınlığı kadarı vücudumun dışında druyordu. Canım yanmıyordu, o şeyin tam ortasına 3 cm uzunluğunda iğne saplanmıştı, iğnenin ardında ise bir serum hortumu… O an o iğnenin oraya nasıl girdiğini ve görünen kısmı dışında göğsüme ne kadarının saplandığı hakkında hhiçbir fikrim yoktu. Hissettirdiği duygu : ÜRPERTİ!
Ardından odaya çıkarıldım ve doktorum Nil Molinas Mandel’in talimatı üzerine kemoterapi ilaçlarım verildi.. Bu detayı başka bir yazı ile anlatayım.
Daha sonra koluma hiç iğne değmedi diyebilirim, yapılan bütün tıbbi müdaheleler göğsüme takılan port sayesinde oldu. Biberon denilen şey ise bazı kemoterapi ilaçlarının vücuda 7 günde yavaş yavaş verilmesi nedeniyle biberona benzeyen plastik bir serum içinde ki ilaçlar, biberonun bir metre uzunluğunda ki hortumu ucunda ki iğne ile göğsüme bağlanıyor ve ben o biberon ile bir hafta geziyordum. Hatta ilk LikeMind’a da biberon ile gitmiştim…(hey gidi günler)
Artık tedavilerim bitmiş olsa da yüksek nüks riski taşıdığım için port benimle birlikte yaşıyor, her altı haftada bir tıkanmaması için port yıkaması yapılıyor. Altta ki video bu periyodlardan biridir, kan ve iğne gibi şeyler görmeye dayanamıyorsanız izlemeyin.
Bir kaç aydır arabam yok, işe otobüsle gidiyorum, otobüs yeşil olursa ne ala.. değilse uzun boyumdan dolayı sığabileceğim bir koltuk bulup oturmaya çalışıyorum. Kendime oturabilecek bir koltuk bulabilmişsem ve bir de cam kenarıysa ne ala.. Çıkartıyorum telefonumu ve sevdiğim yazarları okuyarak gidiyorum işe.
Kaan Sezyum uzaktan takip ettiğim biri, yakın zamanda eşini kaybetti. Öncelikle başı sağolsun. Her ne kadar merhabamız olmasa da çok üzüldüm. Hani akrabalarımdan birini kaybetmişim gibi üzüldüm. Nasıl bir empati kurduysam, sanki deliler gibi aşık olduğum kadını kaybetsem bende böyle mi hissederdim. Yaşayabilir miydim? sorusu dolaşıyor beynimde… Ya da deliler gibi aşık olduğum kadını ansızın bırakıp gitsem… Ne yaşardı geride kalan… Aşk yoksa kötü birşey mi?
Olamaz.. Kaan Sezyum’un hayata tekrar dönüp yazdıklarını okuduktan sonra artık aşkın kötü birşey olduğuna beni kimse inandıramaz.
Sabah işe giderken okudum yazıyı ve sabahtan beri bir hüzün ki atamadım üzerimden bir türlü… Şu an yatağımdayım uyumayı düşündüm az önce ama gene beynimde o cümleler uçuşmaya başladı ve hissettiklerimi yazmazsam uyuyamayacağımı anladım.
Hayatın tek gerçeği ölüm işte… ve yaşanan güzel şeyler kar kalıyor.. gerisi hikaye.
Ben yazıyı kopyalayıp arşivledim, ilgili gazete kaynak gösterilse dahi yazı kullanılamaz demiş o yüzden sadece kaynak vereyim. Aslında niyetim yazıyı da buradan alıntı şeklinde verebilmekti. Olmadı nasip değilmiş.
Altta ki email nelerle uğraştığımı tanımlıyor sanırım. Entrika ve psikolojik savaşlar için ayırabileceğim bir kaç saniyem bile yok. Problemlere şöyle yaklaşıyorum, eğer bir problem varsa ve bu çözülemiyorsa, o problem yoktur… Ya da problem yok edilmelidir… ve problemin olmayanı makbüldür deyip altta ki emaili yayına vereyim…
Bu aralar neredeyse tüm zamanımı altta ki emaili düşünerek geçiriyorum. Doğru bir atışla nasıl yardım ederim bunun derdindeyim. Düşünmeye devam…
Merhaba,
Ben. Şükran GÜL Her şeyden önce böyle bir dernek kurduğunuz için sizlereçok teşekkür ederim. Ben 4 yıldır kanser hastasıyım. İlk 3 yılımı Kartal Lütfi Kırdar Hastanesi onkoloji bölümünde tedavi oldum. Sonra memleketim olan Tokat ta tedavime devam etmeye karar verdim. Evime yakın olan Tokat devlet hastanesine gittim. Hemogram alındıktan sonra tedavime başlandı burada onkoloji hemşiresinin olmadığını ama iki hemşirenin tedaviyi uyguladığını söylediler. Küçük bir odaya girdik burada bize verilen ilaçların makine si vardı. İki tane koltuk ve oda pisti. Bu odada ilaçların hazırlandığını ve aynı odada da kemoterapi alındığını söylediler. Hiçbir tedbir alınmamış ne maske ne de galoş vardı. Burada birkaç kezkemoterapi aldım. Bir gün gittiğimde hemşirelerin rahatsızlandığını ve birdaha kemoterapi vermediklerini söylediler. Başhekime ve valiliğe bu durumu anlattım. Hiçbir şey yapamayacaklarını söylediler.
Daha sonra GOP üniversitesine gittim doktorlar ve hemşireler çok samimi, içten ancak burada da farklı sorunlarla karşılaştım. Yatış yeri az olduğundan bizlere diğer hastaların yanında ilaç vermek zorunda kaldılar. Çoğu kez 6 hasta ve refakatçilerinin olduğu odada ilaç almak zorunda kaldım. Her seferinde enfeksiyon kaptım. Halen kemoterapi almaya devam ediyorum ve normal hastaların yanında tedavime devam ediliyor.
Tokatta çok kanser hastası var ben bunlardan sadece biriyim. Ne ben gibi kanser hastaları zarar görsün nede normal hastalar bizim aldığımız ilaçlardan zarar görsün istiyorum. Bizim yüzümüzden de hiçbir doktorun ve hemşirenin riske girmesini istemiyorum. Lütfen bizlere de el uzatılsın. Daha fazla mağdur olmak istemiyoruz. Onkoloji bölümünde güven içinde ilaç almak istiyoruz. Bizlere bir onkoloji bölümünü çok görmeyin. Bunu sizden kendim ve diğer hastalar adına rica ediyorum tüm hastalara acil şifalar diliyorum.
Uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi Ninja Assassin, sonunda dün izleme fırsatı buldum ve izledim. Filmi izlemeye büyük beklentilerle oturup arzu ettiğim keyfi alamadan kalktığımı söylesem yanlış olmaz.
Film için yapılan oyuncu seçimleri harika, lakin coupling’den hatırlayacağımız -tripod- patrick’i ciddi ajan rolünde görmeye alışamıyor insan bir süre. (Sonra umursamıyorsun zaten).
Filmin konusu çok basit, japonyada yetim çocukları alıp ninja eğitiminden geçirdikten sonra suikast yapan bir ninja klanı ve sonunda bu klanda yetişip klan’a baş kaldıran bir ninja’yı anlatıyor. Tabii işin içinde aşk olmazsa olmaz, genç asi ninja raizo’nun yavuklusunun gözleri önünde katledilmesinin de bu baş kaldırış esnasında “alayınızı kesicem ulan” demesinde büyük rolü vardır.
Filmin geneline bakılırsa ninjalar karanlığı seven insanlardır, ninjalardan kaçmaya çalışanların evlerinin heryerine spot ışıkları dayaması ve ninjaların da öldürmeye gelirken önce elektrikleri kesmeleri bence olmamış. Gündüz gözüyle dövüşen iki ninja izleyemedik ağız tadıyla. Hep karanlıkta dövüşen ninjalar ve karanlıkta zaten siyah giyinen adamların kavgalarını izlemek zorunda kaldık.
Dövüş sahnelerinde yer yer matrix efektleri kullanılmış , bence güzel de olmuş. Ninja klan’ının babası, üstad her ne kadar kötü adam olsa da hakama giyimi şahaneydi. Hakama’ya bayılıyorum yahu. Sırf hakama giyebilmek için bile gidip aikido öğrenebilirim.
Konuyu dağıtmadan;
Sonuç olarak ben japon kültürüne, dövüş sanatlarına hayran biri olarak çamurdan da yapsalar bu filmi beğenirdim ama daha iyi bir konuyla bu film harikalar yaratabilirdi..
Dans edenlerin bildiği ve dikkat ettiği bir konudur S ritmi, sayıların bir yerinde S vererek dansınıza nefes aldırırsınız. Bir an bir sayı durur sonra devam edersiniz.
Bu aralar dans gurubumun aktiviteleri çoğaldıkça ben de iyice yoğunlaştım, kafamı kaşıyacak vaktim yok desem yeridir. 4 Mart Türkiye Patent Ödül töreninde gösteri teklifi aldık, guruptan 5 çift Ankara’ya gidip Başbakan Erdoğan’ın da katılacağı törenin açılşını dans ile yapacak.
Gösteriyi hazırlamak için bir pazar tam günüm ve iki akşamım vardı. Pazar günü sabah saat 10′da dans salonuna girdik ve seçtiğim müzikleri mixledikten sonra koreografileri salonda yazdık ve öğrettik.
Dün çalışmak için bilgisayarımı unutmuştum, babaö mecidiyeköye kadar bilgisayarımı getirdi ve bilgisayarımı aldıktan sonra beklerken, farketmeden hayata kısa bir S veriverdim…
Trafik yoğundu ve babamı otobüse bindirmek için beklerken, önümde duran otobüste, cam kenarında oturan güzel vir kız bana bakıyordu, kısa bir bakışma sonrası hafif çapkın bir tavırla göz kırptım, kız gülmeye başladı… Ben gülmeye başladım… Sonra kafamı çevirdim ve otobüs de gitti zaten.
Bir an ya da sadece o an çok güzel bir andı. Kimdi o kızcağız bilmiyorum ama karşıma bir daha çkarsa kaçırmam.. 40 yıllık karı kocanın bile iletişim kurmakta zorlandığı şu dünyada kaç metre uzaktan gözlerle konuşmayı başardığım birine rastladım…
Sonra döndüm ve cevahir alışveriş merkezinin sahnesine doğru yol aldım, bekleyen ve yetiştirilmesi gereken 10 kişinin ağırlığıyla…