2010 Nisan | Davut Topcan's Blog

Hakkımda

Aradan on yıl geçti ve Kanser tekrar kapımdaydı, bu kez annem değil benim için gelmişti. Mide kanseri! Taşlı Yüzük Hücreli türünde öldürücü bir kanser hücresi. Doktorlar kesin birşey söyleyemiyordu, ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştım! Belli ki bu düşman zorluydu. Zorlu bir savaş beni bekliyordu! * İşte bu site bu savaşın hikayesini anatacak...

Devamını Oku >>

  • Çok Okunan Yazılar

  • RSS Feed'lerime Abone ol!

    Sosyal Medya'da Takip Et!

    Archive for Nisan, 2010

    29
    Nis

    Durumlar

    27184_371840833298_683923298_3553789_2854548_n

    Geçen cuma bağırsak düzensizliği gibi başlayan, pazartesi itibariyle yoğun ishal sancılarına benzeyen sancılarla kendimi Amerikan Hastanesi’nin acilinde buldum, gastreontoloji doktorum Kasım Kazbay ilk müdehaleyi yaptı, hemen hastaneye yatışım yapıldıktan sonra sancılarımı kesmek üzere serumlar bağlandı. Ardından öğleden sonra hızlıca endoskopiye girdim, endoskopi sonrasında Kasım hoca şunları söyledi, anostomoz bölgesinde enflamasyon vardı ve bu bölgeden parçalar alıp patolojiye göndermişti, yani türkçesi, eski ameliyat yerinde ödem var gibiydi. Ama ağrılarımın nedeni bu ödem değildi, sonrasında tomografiye girdiğimde kalın bağırsak içinde bir büyüme gözlemlendi. Bunun üzerine Kasım hoca salı sabah kolonoskopi ile kalın bağırsağa da bakıp oradan da parça alıp patolojiye gönderdi.

    Günün sonunda öğrendikki sancılarımın sebebi kalın bağırsak içinde büyüyen tümör gibi birşeymiş, bunu araştırırken anastomoz bölgesinde kanserin yeniden tekrarladığını da öğrenmiş olduk.

    Evet 3. kez kanser tekrarladı vücudumda… Yapacak bir şey yok, günün sonunda hepimizin gideceği yer aynı o yüzden ölümle ilgili konuları kafama pek takmıyorum, sadece gelecek süreçte ameliyat ve yeniden kemoterapi süreci yani çekeceğim acıların tarifini bilmek biraz ürkütüyor…

    Hayatım boyunca gerçekçi oldum, bu çerçevede ihtimalleri yazacak olursak şöyle;

    • 1- Önce ameliyat, sonra kemoterapi olabilir,
    • 2- Önce kemoterapi ile tümörü küçültüp sonra ameliyat yapabilirler,
    • 3- Sadece kemoterapi yapmayı düşünebilirler,

    Bu seçeneklerin üçünde de başıma gelebilecekler ise şöyle;

    • 1- Ameliyata girip çıkamama durumu var,
    • 2- Ameliyattan çıkıp kemoterapileri kaldıramama durumu var,
    • 3- Tüm bunların hepsine göğüs gerip mis gibi bir hayat yaşama ihtimali var.

    İhtimaller işte böyle, benim ne hissettiğimin çok önemi yok, her şey olacağına varıyor. Şu kesin, eğer tedavi olmazsam bir aya kalmaz öleceğim… 29 yaşındayım ve bu satırları bir hamlede yazıvermek oldukça can yakıcı… Tedavi olacağım ve bundan süreç ne gösterir bilmiyorum…

    Bir kaç ay buralarda hareket görmezseniz bilin ki ben sizi koluma taktığım iki tane huri ile birlikte yukarıdan bir yerlerden izleyip keyfime bakıyorumdur… Buralarda bedenimin içmeme müsade etmediği mis gibi şaraplar şelale olmuş akıyordur. Gökyüzü ulan dahası var mı? misler gibi…

    Önemli olan güzel bir hayat yaşadım diyebilmek, diyebiliyor muyum? EVET! sonuna kadar…

    İyi ki, racing motosikletimle 300 km hız yapmışım, sonunda kaza yapıp bütün kemiklerimi kırmış olsam da,

    İyi ki, küçükken kuran kursu yerine camiden kaçıp havuza yüzmeye gitmişim, babamdan dayak yemiş olsam da,

    İyi ki, küçükken dayımdan kasalı motosikletini bi tur diye alıp, tamirhanede kasasını çıkartıp gün boyu gezmişim, dayımdan fırçalar yemiş olsam da,

    İyi ki, yanımdaki kıza gelip hareket yaptılar diye üç tane yabancı turiste tek başıma kafa göz dalıp hayatımın dayağını yemişim, ellerimde kırılan bardakların dikişleri kalmış olsa da,

    İyi ki, racing motosikletimi ilk kez tek tekere kaldırmayı üzerimde sadece şort ve parmak arası terlikler varken yapmışım,

    İyi ki, Türkiye’yi tek başıma turlamışım,

    İyi ki, 2005 yılında daha fazla maaş veren şirketler varken içlerinden Axa Sigorta’yı seçmişim,

    İyi ki, lise yıllarımı farklı bir şehirde ablamla birlikte geçirmişim,

    İyi ki, her ne kadar bu şehr-i istanbul bana acılar vermiş olsa da iyi ki üniversite biter bitmez istanbul’a gelip yerleşmişim….

    Bu “iyi ki”ler bitmez, kısaca yaptığım hiç bir şeyden pişman değilim, her saniyesi dolu bir hayatın ardından;

    Hoşçakalın…

    24
    Nis

    FF Test

    ignore it pls!

    21
    Nis

    Chevrolet Cruze Test Sürüşü

    cruze-4d-2009-gallery-exterior-01

    Bu aralar bir araba almaya karar verdim ve gözüm sürekli etraftaki arabalarda… Araba için ayırdığım para ile orta segmentteki bir araba alabiliyorum. Orta segment araçlar içerisinde en fazla incelediğim kriterler şunlar;

    • Güvenlik
    • Hız
    • Yol tutuşu
    • Rahatlık
    • Yakıt tüketimi
    • ve tabii ki fiyat

    Bu kriterleri detaylı olarak incelediğimde fiyat yönünden en uygun ve güzel görünen araç Chevrolet Cruze olarak görünüyordu… Gerçekten de görünüş olarak etkileyici bir araba. Hızlıca aracı internetten inceledim ve bir bayiden test için araç rica ettim, sağolsunlar beni kırmayıp şirkete kadar getirdiler siyah cruzoyu…

    Şirketin önünde kısa bir selamlaşmanın ardından sürücü koltuğuna yerleştim, ilk izlenim “etkileyici” ön paneli güzel yapmışlar çünkü, kullanılan malzeme iyi ve tasarım güzel. Direksiyon simiti Opel İnsignia ile aynı simit. Sportif ve ağırbaşlı arası tasarımları seviyorum.

    Gelen araç otomatik vitesli olmasına rağmen sürüşte problem yaşamadım, ilk araba kullanım zamanlarımdan beri düz vites araba kullandığım için otomatik vites ne kadar rahat olsa da ben hala düz vites ile rahat ediyorum, bunun sebebi de alışkanlıktan ziyade arabaya tamamen hakim olma isteği…

    Arabayı teslim aldığım yer Tophane idi, arabayı çalıştırıp pencereleri kapattım hemen, rolantide içeriye ses almıyordu diyebilirim ve haraket ettik, rotamız önce beşiktaş, oradan sahil yolu ile bebek ve yokuştan yukarı çıkıp TEM’e bağlanıp aracın hız performansını da gördükten sonra şirkete dönmekti.

    Sırasıyla deneyimlerimi paylaşayım elimden geldiğince objektif olmaya çalışacağım..;

    • Araba motor sesini içeriye fazla almıyor…
    • Düz yolda gidişi oldukça iyi, kavramaları vs..
    • Bebek yokuşunu otomatik viteste çıkmama rağmen gayet seri çıktı, ki manuel viteste çok daha iyi çıkacağından eminim.
    • Müzik sistemi gerçekten iyi, ama arka tarafta kolon yok.
    • Bagajı oldukça geniş
    • TEM’e çıkıp 140-150-160 hızlarına otomatik vites ile çıktım, otomatik şanzımana alışkın olmadığım için olabilir hızlanmalar bana çok seri gelmedi. Ama bu kesinlikle otomatik şanzımann problemi, kontrol sizde değil.
    • Hızlı giderken de içeriye ses alma durumu bence kötü değil,
    • Bir de arabayı cidden kötü bir yola sokup sarsıntısına baktım, süspansiyon bence şahane… Takır takır bir yolu hissetmeden gidebiliyorsunuz..
    • Aracı kullanırken ayakları yere basan ağır bir şey kullandığınızı hissedebiliyorsunuz, bu da sürüş keyfini katlıyor.
    • Ek olarak araca takılan marşpiyeller (yanlış yazmış olabilirim) cruzo’yu yolların efendisi gibi gösteriyor.

    Günün sonunda araç gerçekten iyi ve bence orta sınıf bir araç alınacaksa alınabilir. Eski Chevrolet’lerde hangi motor kullanılıyordu, kullanılan malzeme kalitesi nasıldı bilmiyorum ama bu modelde , Opel’in yıllardır kullandığı EcoTek motor kullanılmış, bir çok parçası opel insignia ile aynı.. En önemlisi de bu aracın altyapısı GM altyapısı ile üretilmiş. Bu da doğal olarak belli bir kalite standardını garanti ediyor.

    Bu kadar saydık, şimdi bana gelelim, ben bu aracı alacak mıyım? Elimde şu an iki seçenek var ikisinden birine karar verip alacağım. Biri bu diğeri ise Nissan Qashqai, artık yaşlandık sayılır ağır başlı arabalar tatmin ediyor ancak…

    Qashqai ile bu araç arasında iyice düşünüp birini alacağım gibi duruyor…

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    14
    Nis

    “Başladığın gibi bitir” ya da “You can go now !”

    you can go now loser

    Hayatın her alanında çok önem verdiğim bir konudan bahsedeceğim şimdi sizlere, hayatımızın her alanında bir şeyler başlıyor ve eninde sonunda bitiyor, yaşamın başladığı noktanın bile bir bitişi yok mu zaten…

    Nerdeyse 30′lu yaşlarıma merdiven dayadım ve ben dahil herkeste yeni bir şeyler mükemmel bir heyecanla başlıyor, yeni iş, yeni aşk, yeni bir araba vs daha bir sürü örnek sayılabilir.

    Önemli olan bunların nasıl başladığı değil nasıl bittiğidir!

    Mükemmel sayılacak derecede bir işe girersiniz, hayatınızın işi olur, gel zaman git zaman işten çıkartılabilirsiniz ya da yeni sulara yelken açmak için siz ayrılabilirsiniz, burada dikkat edilmesi gereken, sözleşmenizde yazan kurallara tam olarak uymanızdır, gizli gizli iş arayıp yeni bir iş bulunca mevcut iş yerinize çarşamba günü gidip Cuma ayrılacağınızı söylerseniz, hem küfür yersiniz (ki bence bu en hafifi) ardınızda bıraktığınız kapıyı sonuna kadar kapatmış olursunuz… Ayrıca bu davranışınız genel olarak çalışanlar adına kötü bir temsil oluşturacak ve iş hayatında genel çalışan puanını da aşağı çekecektir, siz bu şekilde gittikten sonra işveren bundan sonra sözleşme şartlarını ağırlaştırıp iyi niyet değerlerini sıfıra düşürecektir. Sizin yaptığınız tek kişilik hatayı o iş yerinde sizden sonra çalışan ve çalışacak olan herkes olumsuz olarak ödeyecektir…

    Demek ki neymiş, işe başlamanız sizi sevindirmek dışında kimseyi etkilemezken, işten etik dışı şekilde ayrılmanız kim bilir kimleri etkileyecek…

    Aşk meşk konularında da benzer durum söz konusudur, birine aşık olduğunuzu düşünün, nasıl mutlu olursunuz, heyecan doruktadır, dünyanın yedi harikuladesinden biri oluverir bir anda, e daha düne kadar tanımıyordun? Bugün ne oldu? Oluyor işte yadırgamıyorum… Yadırgadığım nokta gene bitişler…bitirişlerdir. Çevrenize bir bakın kaç kişi var sevgilisinden saygılı, edepli ayrılıp görüşmese bile ciddi bir durum olduğunda “Alo” diyebilen?

    İşte hocam ne olursa olsun kötü olmamak lazım, kötü olmamak için de saygıyı korumak lazım…

    Ben hayatım boyunca hiçbir ilişkimde [ekstrem durumlar hariç] kötü kalmadım, olmadıysa, olamıyorsa ceketimi alıp çıkıp gittim, ha ne oldu, yeri geldi en olmadık yerde karşılaştık, merhaba deyip oradan buradan konuşmayı becerebildik.

    Bir de bunu beceremeyenler var onlar gene kendi hatalarının cezasını başkalarına ödetiyorlar ve belki bir gün hesap dönüp dolaşıp kendilerine de kesiliyor.

    Mesela;

    Bundan bir kaç yıl önce bir arkadaşım vardı, ortalamanın üstünde bir yakışıklılığı ve ciddi bir umursamazlığı vardı. Bir kızı genellikle aynı gün içinde yatağa atıp, sevişmesi bittikten hemen sonra kadına “you can go now” deyip tekmeyi basan biriydi, uzun zaman neden böyle biri olduğunu anlayamadık ve tahminimiz bir zamanlar bir kadının buna sağlam bir kazık atarak psikolojik sorunlar bıraktığı yönündeydi…. Sonradan öğrendik ki, bu arkadaşın kadınlara bu denli düşmanlığı gene bir kadından kaynaklanıyormuş… Zamanında duygusal olarak bağlandığı bir kadın çok kötü bir kazık atmış, o günden sonra kadınlara düşman olmuş, yakışıklı da bir arkadaş olduğu için önüne gelen kadını cezalandırıp, kendilerini “ucuz fahişe” gibi hissetmelerini sağlıyordu.

    Gene de yaptıklarını bu neden haklı çıkarıyor mu emin değiliz…. olamayacağız da…. belki de haklıdır… Bilemiyorum ama burada anlatmak istediğim sadece bir erkek veya kadının hatasının aslında nerelere varabileceğidir. Siz bir bitişi “ahlaksız” şekilde gerçekleştirirken aslında topluma da ahlaksız bir birey kazandırıyorsunuz…

    Bu sebeplerden hayatınızda ne yaşarsanız yaşayın, başladığınız gibi güzel bitirin, bitmesi gerekiyorsa alın karşınıza konuşun, emin olun bu bile karşınızdaki için büyük bir değerdir ve ne söylerseniz söyleyin, sadece dürüst olun. Durumu anlatan en net cümle hangisi ise onu kurun…

    Anlatmak istediğinizi anlatabilmeniz için ikinci bir fırsatınız olmayabilir,

    .. ve iyi insanlarla temas etmek istiyorsanız hemen şimdi, şu dakika, siz iyi olmaya başlayın, bol bol empati yapın, bir şeyi yaparken muhakkak düşünün, “yaptığınız şey ya kendinize yapılsaydı?” Haklı olsanız bile bir anda yüz çevirdiğiniz birini düşünün, hiçbir şey söylemeksizin ya da haklı olsanız bile ayrlmak istediğiniz işiniz olabilir, kendinizi işveren yerine koyun…

    Yapmazsanız ne olur? Bir gün o “hak” döner dolaşır mutlaka size “you can go now” olarak geri döner…

    Sevgiler.

    08
    Nis

    Adala Gezisi ve Demirköprü Barajı’nda dalış!

    Bu yazımda sizlere iç Ege’de bağları ve müthiş üzümleriyle meşhur Manisa’nın ilçesi Salihli’ye (biz egeliler “salli” deriz) bağlı Adala kasabasını ve hemen yanındaki Demirköprü barajını anlatacağım;

    Öncelikle kısa bir yer tarifi yapalım; Salihli, İzmir-Ankara asfaltı yolu üzerine yerleşmiş bir Manisa’ya bağlı bir ilçe, bu ilçe’de tarihi yerler de var, bkz: Sardes (biz oralarda “sart” diyoruz.) İzmir’e uzaklığı 1,5 saat mesafede.

    Salihli’den bana ulaşan bir kanser hastasını ziyarete gitmiştim, kendisinin tedavisi devam ediyordu o sıralarda ve oturup uzun uzun muhabbet ettik, hem o hem ailesi çok tatlı insanlardı. Muhabbet esnasında benim dalış yaptığımı öğrenince, “e bizim kayınço da dalış yapıyor tanışın” dedi “nasıl olur? nerede yapıyor ki?” dedim, “Demirköprü barajında yapıyor, bende arada katılıyorum dedi. Kayınço bey’i aradılar geldi, konuştuk, anlattı… Ben daha önceden de biliyordum oraları ama bir barajda dalış yapmak aklımın ucundan bile geçmemişti, ayrıca bu barajın hikayesi de pek sevimli değildir, yüzmeyi bilmeyen bir çok kişinin yazın sıcaklarına dayanamayıp kendini barajın sularına bırakması malasef her zaman güzel bitmemiş. Kısacası bu baraj epeyce bir can almış. Aslında bu normaldir çünkü iç ege’de herkes yüzmeyi bilmez ve böyle bir nimet de önlerine serilince bu tür can sıkıcı olaylar kaçınılmaz oluyor.

    Gelelim bizim hikayeye….

    O gün kayınço ve hasta arkadaşımla sözleştik, bir kaç gün sonra demirköprü barajına dalışa gidecektik.. Bir akşam bir saat kadar yoldan salihli’ye gelip kayınço ve arkadaşımı aldım, hava yavaş yavaş kararmaya başlarken biz yola çıktık, ki yolumuz da çok uzun değildi. Önce 15-20 km uzaklıktaki Adala’ya gittik..

    Adala, Salihli’nin çok yakınında şirin bir kasaba, hani filmlerde gördüğünüz en şirin kasbadan daha şirin, çok fazla tanıtımı yapılmadığı için kimse bilmez ama mesela oralarda oldukça turistik bir yerdir, sevgililerin gizli kaçamağıdır, kasabanın tam ortasından bir dere akıyor ve bu dere barajın sularıyla beslenişyor, baraj kapağı açıldığında gidilirse daha nefis olmakla birlikte kapak kapalı olduğunda da güzeldir.

    Salihli , Adala ...

    Salihli , Adala ...

    Fotoğrafta ki adamı anlatmadan önce, Adala içki tüketimi ve keyif konusunda oldukça başarılı bir kasabadır, kasabanın konumu ve özellikleri nedeniyle orada yaşayan herkes keyfine çok düşkün, bazıları birasını, çerezini alır, fotoğraftaki beyefendi gibi keyfini yapar. Read the rest of this entry »

    01
    Nis

    Güzel bir şaka’dan sonra geçen bir yıl.

    Her yıl bir nisanda tatlı bir şaka yapar hayat bana, öyle ki sanki kendini affettirmeye çalışır gibi, kışa girerken yaptığı tatsız şakayı bağışlatmak ister gibi…

    Hayat işte, evin yaramaz, haylaz çocuğu kıvamında, elinde şekeri ve kısa pantolonuyla ne yaparsa yapsın bağışlanmayı hakediyormuş gibi. Şakacı da üstelik.

    Hayat ve benim aramda dönen bu şaka zincirine şöyle bir bakalım;

    2008 Aralık ayında yeniden kansere yakalanmamla hayatın bana yaptığı ikinci en kötü şakayla karşı karşıya kalmıştım. Bu kez biraz ayarı kaçırmıştı hayat, neredeyse ölüyordum o derece. (LAN!) Tatsız ve altı ay kadar sürecek bir tedavi sürecinin tam ortasında geçen yıl bugün ikinci kez hayatın şakasına maruz kalıyordum. Demiştim ya evin haylaz çocuğu…

    1 Nisan 2009′da günlüğüme şunları yazmışım gelin bir göz atıp yazıya öyle devam edelim;

    12 seanslık tedavimin bugün 6. seansını almak üzere hastanedeydim. (şu anda kendimi hiç iyi hissetmiyorum) Tedavinin yarısına geldiğimiz için karın bölgemde bulunan tümörün boyutları ne durumda? tedavi nasıl gidiyor? tedaviye cevap veriyor muyum? gibi soruları cevaplamak için tomogrofi çekildi.

    Sabah saat 10:30′daydı tomogrofi randevum, dolayısıyla erkenden kalkıp gittik hastaneye, kayıt işlemlerinin ardından hemen 1,5 litrelik suyu koydular gene önüme ve -içebildiğiniz kadar için- dediler, bu önemli normal midesi olan insanlarda bu suyun tamamını içmek zorunlu…. Hastanede ki görevliler beni tanıdığı için artık her gidişimde, beni üzüp açıklamalar yapmak zorunda bırakmıyorlar..

    bkz: (hocam o suyun tamamını içmek benim için imkansız, midem yok benim)

    Su içerken arada onkolojiye gidip portumu taktırıp kan testlerimi de yaptık.. kan değelerim mükemmel çıktı.. Lokosit : 5.6 falan… inanılmaz! bu değer 3 ün altına düşerse bağışıklık sistemi çok zayıflamış ve kemoterapi alamaz anlamına geliyor..

    Sonra saat 11 gibi tomogrofi çekimleri bittikten sonra hastaneye yatışım yapılıdı ve oda’da sessiz bir bekleyiş başladı… hem tomogrofi sonuçları çıkmasını hem de hemşirenin gelip tedaviyi başlatması için..

    Hemşire geldi, önce (avil, decort, ulcuran) üçlü karışımını veriyorlar vücuduma,, sebebi bu üçlü hem bulantı önleyici hem de bildiğiniz tüm ağrı kesicilerden daha güçlü bir ağrı kesici…

    Neden bişeyim yokken ağrı kesici veriyorlar ki? çünkü biraz sonra vücuduma kemoterapi yani tüm hücrelerimi öldürecek olan ilaç verilecek.. Bu hücre ölümleri öyle can yakıcıdır ki, o güçlü ağrı kesicilere rağmen, ilaç verilmeye başladığı anda karnında ve vücudunda birşeylerin ölmesini, öldüğünüzü hissetmeye başlarsınız..

    Ben ki acı eşiği inanamayacağınız kadar yüksek olan biri olarak hayatımda böyle bir acı görmedim… 150 km/h ile motosiklet kazası yapıp bariyerlere çarparak durmuş bir adamım.. ama o acı bile kemoterapilerin yanında çok küçük sinek ısrığı gibi kalıyor…

    Diyeceğim o ki, beslenmenize dikkat edin, sigara ve benzeri saçmalıkları tüketmeyin, ha bu yazıdan dolayı kimse beni dinlemeyecek ama en azından şunu yapın, vaktiniz olursa bir ara bir hastenenin onkoloji birimine gidip sadece tedavi bölümüne girin ve çıkın… ne demek istediğimi anlarsınız.. Kansere yakalanma yaşı o kadar aşağılara indi ki, bunu dikkate almamakta ısrar edenlerin sonunu düşünemiyorum…

    Her neyse bana dönecek olursak.. saat 3 gibi doktorum aradı, tomogrofi sonuçlarımı öğrenmiş, müjdeyi heyecanlı ses tonuyla vermek istiyordu.. (Daaavut bey) dedi (nedense bana böyle hitap ediyo…), vücudumda ki tümörün boyutlarının küçüldüğünü haber veriyordu… Son dört ayda aldığım en güzel haber buydu! Bu haberden sonra annemlere farkettirmemeye çalışarak ama kendimi de tutamayarak gözümden bir damla yaş süzüldü gitti.. kemoterapi ilaçları bir yandan vücuduma damla damla girmeye devam ediyordu.. Pencereden dışarı doğru çevirdim kafamı.. kafam yastıkta döndü… pencereden uzaklara doğru baktım ve içimden “söylemiştim, yeneceğim seni KANSER” dedim… gözlerimden ikinci damlanın gelmesine izin vermedim.. mutluydum..

    Belki çok uzun zaman yaşayamayacağım ama yaşadığım zamanı kaliteli yaşamak için elimden geleni yapacağımı ve daima gülümseyeceğimi çok iyi biliyorum artık!!!

    Yazım tarzıma bakılırsa konu bütünlüğü, cümlelerin akışı mükemmel değil ama bu bir belgedir! Yapılmış imla hataları, yanlış yere konulmuş virgüller, bir şeylerden bahsederken gereksiz yere sosyal mesaj verip sonra kendimden bahsetmem… Bunların hepsi harfi harfine çok değerli şeyler. Neden? Çünkü o gün ben kemoterapi aldım, çünkü o gün ben hayata bir kez daha doğdum, çünkü o gün kelimeler beynimde bir araya gelmiyordu dahası gelmesi de gerekmiyordu. Ben bu yazıya bakarken daha çok ne anlatmaya çalıştığıma değil de, cümlelerin dizilişine, seçtiğim kelimelere bakıyorum. O gün onları yaşarken , o psikolojideyken ne yaptım.. Önemli olan bu…

    Evet hayat o gün bana güzel bir şaka yaptı ve yaşama ümidimi müjdelemişti. Bir yıl sonra hala o gün yapılan şaka ile yetinebiliyorum…

    Bugün 1 nisan 2010, yaşıyorum :-)