2010 Mayıs | Davut Topcan's Blog

Hakkımda

Aradan on yıl geçti ve Kanser tekrar kapımdaydı, bu kez annem değil benim için gelmişti. Mide kanseri! Taşlı Yüzük Hücreli türünde öldürücü bir kanser hücresi. Doktorlar kesin birşey söyleyemiyordu, ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştım! Belli ki bu düşman zorluydu. Zorlu bir savaş beni bekliyordu! * İşte bu site bu savaşın hikayesini anatacak...

Devamını Oku >>

  • Çok Okunan Yazılar

  • RSS Feed'lerime Abone ol!

    Sosyal Medya'da Takip Et!

    Archive for Mayıs, 2010

    29
    May

    Dünyayı değiştirelim Vol 1

    Dünyayı değiştirmek, daha şu iki kelimelik başlığı okur okumaz “hadi oradan, sana ne dünyadan” diyenler çıkabilir, önemli değil. Şu kısa hayatımda öyle çok şey yaşadım ki bunlar benim dünyamı değiştirmeme yetti, bunları kendime saklamak insanlara haksızlık olur.

    Şimdi size Pelin Hazar ile olan arkadaşlığım ve öncesinden bahsedeceğim kısaca.

    2009 yılının üçüncü ayında Enver Altın sayesinde girmiştim sosyal medyaya, daha öncesinde kendi halinde blog yazan biriyken bir anda FriendFeed, Twitter ve Facebook’ta aktifleşmem ile başlayan süreci Müge Cerman’ın yazılarımı okuyup beni ortaya atıvermesiyle hızlandırmıştı. Daha öncesinden bu tür sosyal platformlara çok uzak olmadığım için alışmam pek sorun olmadı, lakin ne kadar bu ortamlara uzaktan aşina olsamda artık sahnedeydim ve sosyal medyanın bir yerlerinde çıkıp doğrudan insanlara bir şeyler söylüyordum, yeri geldiğinde yargılıyor, yargılanıyor tepkileri doğrudan alıyordum. Sosyal medyada söz söylemeyi binlerce kişinin doldurduğu bir salonda sahneye çıkıp mikrofonu eline alıp konuşmaktan farklı bulmuyorum açıkçası. Nasıl ki orada iki dudağınızın arasından çıkacak bir kelime ile domates banyosuna maruz kalabilirseniz sosyal medyada da kaleminizin karalayacağı yanlış sözler anında tepki olarak size geri dönecektir. Burada küçük bir nüans farkı vardı, sahnede domatesler suratınızın tam ortasına gelebilecekken, sosyal medyada sizi koruyan ya da koruyor gibi görünen 20 inch’lik bir monitör. Benim için önemli olan domateslerin suratıma isabet etmesinden ziyade insanların suratıma domates atmasıydı. Dolayısıyla bu benim için ekranın arkasında olmakla sahnede insanların yüzüne bakmak arasındaki farkı direkt kaldırıyordu. Neyse çok uzaktmadan, bu düşünce sisteminin getirdiği bir sosyal medya tarzı kendiliğinden oluşuverdi. Madem gerçek dünya ile sanal dünya arasında benim için bir fark yok o zaman gerçek dünyada nasılsam öyle davranmalıydım. Aynen de böyle yaptım, FB, FF, TW bu ortamların tamamında gerçek düşündüğüm neyse , gerçek dünyada birinin yüzüne bakıp nasıl konuşuyorsam öyle olmaya gayret ettim.

    Ettim, yaptım peki aradan bir yıldan fazla zaman geçtikten sonra neler söyleyebiliyorum? Başım göğe mi erdi?

    Hayır başım göğe ermedi ama sosyal medya içerisinde adım soyadım ve dahası  tüm samimiyetimle yer almamın bana kazandırdığı çok şey oldu, bunlardan bir kaçını sadece başlık olarak verip Pelin ile olan arkadaşlığımızı anlatıp (uçağa geç kalıyorum) çıkmam gerek:)

    DSC0029 copy

    Geçen yaz Her Şeye Rağmen Yalnız Değiller projesi kapsamında Türkiye’yi tek başıma dolaşıyordum, yolum Balıkesir’den çıkıp Altınoluk tarafından geçecekti, seyahatim çok uzun ve yorucuydu, Altınoluk’ta bir gün mola verip yola öyle devam etmeye karar vermiştim. Sonra oralarda kimseyi tanımadığımı farkettim, Pelin’i de o zamana kadar tanımıyordum. Pelinle FF’te arkadaşmışız.. Edremit’e kadar gelip bir benzin istasyonunda benzin alıp dinlenirken bilgisayarımı açıp FF’e Altınoluk’a gidiyorum diye yazmıştım. Akabinde bir mesaj aldım, mesaj Pelin’den geliyordu, kendisi Altınoluk’ta yaşıyormuş ve görüşebileceğimizi söyledi, kendisini zaten ismen tanıdığım için telefon numaralarımızı alıp verdik ve Altınoluk’a akşam saatlerinde vardığımda buluştuk. Önce güzel bir yemek yedik, sonra sahilde oturup birbirini uzun zamandır tanıyan iki arkadaş gibi uzun uzun sohbet ettik… Sonra bana uygun bir otel ayarladık ve Pelin’i evine bıraktım, daha el sıkışıp ayrılmadan sabah otelde khvaltı etme bize bekliyoruz deyiverdi.

    Ben o gün şunu öğrendim… “Güvenmeyi…” ve “Güvenilir olmayı…” O gün ben Pelin’den öğrendim ki; İnsan birinin güvenini kazanması için onun karşısına geçip saatlerce “güvenilir” biri olduğundan bahsetmesi gerekmiyormuş, yaşam tarzınız ve hayatınız bunu karşınızdaki kişiye “hiç tanımadığınız biri bile olsa” söyleyebilirmiş.

    O günün sabahında Pelin ve Annesi mükemmel bir kahvaltı hazırlayıp balkona masayı kurmuşlar ve beni bekliyorlardı, gittim güzel bir sohbet eşliğinde hayatımın en iyi kahvaltılarından birini yaptım… Sonra Pelin, Ben ve Annesi Kadırga Koy’una gidip denize girdik, ardından Annesi dinlenirken biz Pelin’le Asos’u gezdik…

    …ve mükemmel bir gün geçirdikten sonra sanki kırk yıllık aile dostlarımdan ayrılırcasına vedalaşıp projeme ve yoluma devam ettim…

    Konunun özüne dönecek olursak dünyayı değiştirmek için neyi bekliyoruz? her şey elimizde, güvenelim ve bunun için de güvenilir olalım…

    Teşekkürler Pelin Hazar, hayatıma dokunduğun ve birşeyler kattığın için…

    Not: Altta o günümüze ait güzel kareleri paylaştım…

    DSC00013 copy

    Burası Kadırga koyu..

    DSC00016 copy

    Gözlükler Pelin’in ;)

    DSC00021 copy

    Arkadaki ada Yunanistan’a ait.. insan iki kulaç fazla atsa kendini karşı adada bulacak… ondan sonra uğraş dur bir sürü diplomasi ile..

    DSC00023 copy

    İki proje neferi olarak Asos sırtlarındaydık.. lakin şu pozu çekebilmek için ne kadar çok uğraştık o gün, dağın tepesinde fotoğraf çekecek kimse de yok arabanın üstüne makinaları koyup uğraşmaktan canımız çıkmıştı:)

    DSC00026 copy

    29
    May

    Bazen gitmen gerekir..

    gokyuzu

    En son yazımın üzerinden yaklaşık yirmi gün geçmiş, o günden beri ne oldu ne bitti, aslında pek bir değişikik yok, bir sistemi yeniden kurar gibi en baştan kuruyorum kendimi, içinde bulunduğum durumu en iyi hale getirebilmek için insan üstü bir çaba sarfettiğimi söyleyebilirim.

    Bundan tam bir ay önce 72 kilo civarındaydım, bir ay içinde bir ameliyat ve kemoterapi başlaması beni 7 kilo geri attı, evet 65 kiloya düştüm, yeniden 70′leri görebilmek için sistemli bir şekilde beslenmeye çalışıyorum. Hani öyle birşey yemek için karnım acıksın diye beklemek yok, bazı şeyler zorlamadan olmuyor. Eğer bu bir savaşsa bende bunun kurallarına göre savaşacağım. Çünkü ortada verilmiş bir karar var, yaşamak! Eldeki veriler her ne kadar aksini söylese de durumdan şikayet edip sızlanmak yerine mükemmel bir hayat yaşayarak verileri tersine çevirebilirim gibi geliyor.

    Görüşmeyeli kaybettiğim kiloları geri alma çalışmaları dışında geçtiğimiz pazartesi (24 may 2010) ilk kemoterapimi almış bulunmaktayım, kemoterapilerim bir sebepten bir hafta gecikmeli başladı diyebiliriz. Sebep şöyle; bildiğiniz üzere tıp camiasında bu kanser illetinin çözümü için sürekli olarak çalışmalar yapılıyor, bunlardan en kapsamlısı ise http://cancer.gov adresinden takip edilebilir, benim doktorum Nil Molinas Mandel de sadece Türkiye değil Dünya’da kanser konusunda atılan her adımdan haberdar, bu yüzden en azından doktorum konusunda kafam rahat. Konuya dönecek olursak meme kanserinde kullanılan Herceptin denilen bir kemoterapi ilacının yapılan araştırmalar neticesinde mide kanserlerinde de faydalı olduğu görülmüş, benim doktorum da fayda faydadır deyip bu ilacın benim kanser hücrelerimle etkileşimini test etmek için labaratuvardan bir test istedi, test sonuçları bir haftada çıktı ve malasef (negatif) olarak geriye döndü. Bunun anlamı şu; Herceptin benim tedavimde kullanılamayacak, keşke kullanılabilseydi… http://cancer.gov sitesinin clinical trials bölümünde bu ilacın detayları yazmakta : http://www.cancer.gov/clinicaltrials/results/trastuzumab-gastric0609

    Sonuçta gecikmeli de olsa kemoterapilerim başladı, doktorum kemoterapimi altı ay sürecek şekilde planlamış, onbeş günde bir olmak üzere on iki kür kemoterapi almış olacağım. Biri gitti kaldı onbir :)

    Kemoterapi hayatımda gördüğüm en kötü şey diyebilirim, sadece şu kadarını söyleyeyim, iğne portuma takılıp kemoterapi ilacı vücuduma girmeye başladığı andan bitene kadar vücudunuzda bir zehrin ilerlediğini ve bu zehrin bir parçanızı öldürdüğünü açıkça hissedebiliyorsunuz. Tek kelimeyle berbat…

    Bunlar tedavi ile ilgili haberlerdi, şimdi bir kaç konu daha var bahsetmek istediğim…

    ** Ben ameliyat olduğum ve hastanede yattığım günlerde 2010 Blog Ödülleri Töreni gerçekleşmişti, ben hastanede yattığım için doğal olarak katılamadım, hastanede bir ara bilgisayarımı açıp internetten izlemeyi denedim ama bağlantı o kadar kötüydü ki izlemeye devam edemedim. Geçen sene 2009 Blog Ödülleri’nde panelist olarak çıkıp konuşma yapmış, bloglardan ve projelerimden bahsetmiştim. Bu yıl kötü internet bağlantısıyla dahi olsa gidemememin acısını oradaki ortamı görmek dindirmişti. Tunç, Burcu, Uğur Hoca ve diğer arkadaşları görmek bir an bile olsa beni hastane odasının o sıkıcı ortamından alıp arkadaşlarım arasında hissettirdi…

    Lakin… asıl cümbüşü kaçırmışım!

    4591050215_ef6cb6137c

    Hiç haberim yokken yılın “En hızlı motosiklet kullanan, En iyi dans eden, En çılgın ve En hayat dolu Blogger” Özel ödülüne layık görülmüşüm… O an izleyemedim ve sonrasında öğrendiğim üzere kayıtta olan bazı problemler yüzünden “o an”‘ın kaydını da izleyemiyorum ama o an orada olanların anlattıkları bile duygu fırtınaları yaşamama yetti de arttı. (Orada olan arkadaşlardan ricam bu blog yazısının altına yorum olarak neler yaşandığını yazabilir mi?)

    Orada olan ve katkısı olan, düşünen destekleyen herkese çok teşekkür ederim… Bu arada PSP çok eğlenceli bir şeymiş, onun için de ayrıca teşekkür ederim :)

    file_.ashx

    *** Bugünlerde kanseri, kemoterapileri her şeyi unutup 2010 Dünya Kupası’na odaklanmış durumdayım, Uydu Receiver’ımı kontrolden geçirttim (hani olurda maç esnasında bozulmasın diye) Heyecanla maçların başlamasını bekliyorum. Diğer yandan güzel de bir hayale kapıldım, olmaz ya hani olursa diye. Coca Cola’ya bir email gönderdim. Şu sebepten; Coca Cola bu dünya kupasında mükemmel bir kampanya yaptı, 90 Türk’ü Dünya Kupası’na gönderiyor, e malum son bir ayımı hastanelerde geçirdiğim için kampanyaya video göndererek katılma şansım malasef olamadı. Bende Coca Cola yetkililerinden rica ettim, kemoterapi aralarında brezilya maçı için bana da bir davetiye ayarlarlarsa çok mutlu olacağım… Ayarlamazlarsa da dünyanın sonu değil tabii.. Umarım gitmenin bir yolunu bulurum… :)


    *** Üstteki videoyu izleyin… benim de söyleyeceklerim var elbet ama şimdi değil. Kitabımı bitirip online olarak bu site üzerinden yayınlamayı planlıyorum. Biraz daha beklemeniz gerek ama..

    *** Yarın akşam (29 may 2010) uçağıyla izmire iniyorum, planım yarın akşamı dinlenerek geçirdikten sonra pazar tüm günümü güzel geçirmek (detay yok!) Haftaiçi Manisa’da yaşayacağım evi kiraladıktan sonra istanbuldan eşyalarımı götüreceğim ve sonrasında, Marmaris, İzmir ve Manisa üçgeninde bu yazı geçirmeyi planlıyorum… yani kısacası tüm yaz egedeyim…

    İşte dedim ya bazen gitmen gerekir, gidiyorum.. (bu sözün orjinali Sıcak Saatler dizisinden Sedat Yalçın’a aittir.. eskiler bilir )

    Görüşmek üzere…

    10
    May

    2002 – 2010 İstanbul…

    Öncelikle iyiyim…

    Günler sonra blog yazmak için açtım bilgisayarımı, -şu an hastanedeyim hala- burada zaman çok yavaş geçtiği ve ister istemez kendinle çok konuşma fırsatı bulduğun zamanlar oluyor… Normalde bu öğlen çıkacaktım hastaneden ama bu sabah ameliyat dikişlerinde az bir kızarıklık vardı, doktorum Şenol Çarıllı aldı eline malzemelerini açtı 2 cm kadar içinde kalan irin ne varsa boşaltıp kapattı. “Canım yanacak mı?” diye sorunca “Yakarız merak etme” diyor… Bende işlem sırasında sıkıyorum dişimi, “bu muydu?” falan diyorum gülüyoruz.. Yüz kez daha ameliyat olsam kendimi gene Şenol ve Ali Hoca’nın ellerine bırakırdım. Aramızdaki -her ne kadar canı yanan taraf hep ben olsam da- latifeden ibaret, işlerini gerçekten iyi yapıyorlar…

    Hastane güzel değil, yani güzel de insan daha güzel hemşireler bekliyor, o bakımdan zayıf ama merak etmeyin bana gece ve gündüz bakan iki farklı hemşire çok güzeldiler. Yoksa buranın çekilir bir tarafı yok gerçekten. Tuhaf olan asıl olay da şu; Ameliyattan sonra başlıca sorulardandır “hasta gaz çıkarttı mı?” Bu kadar insani bir olayı neden bu kadar büyütür insanlar bilmem ama ameliyattan sonra doğacak çocuğu bekler gibi bekliyorsunuz tüm sağlık ekibi ve sen gaz çıkartmayı.

    İlk iş FriendFeed, Twitter ve Facebook mesajlarına göz attım intertnet erişimi sağlayacak iyiliğe eriştiğimde. Neler yazılmış, çizilmiş, BÖ’de bile bişeyler yapılmış sanırım nedir hala anlamadım ama beni tanıyanlar bilir benim için büyük mutluluk bu tarz şeyler…

    Sonra hiç tanımadığın birinin bir yerlerden sana gün be gün iyi dileklerini yazması güzel bir şeymiş, Blog siteme 160 civarında yorum gelmiş ne diyebilirim ki?…. kelimeler kifayetsiz kalıyor bazen…

    Bloguma yorum bırakan, morfin aldığım günlerde daha ziyaret saati bitmeden sızdığım arkadaşlarımın hepsine tek tek minnettar olduğumu yazmak istiyorum. Tek tek isim yazmaya kalkarsam eminim unutacaklarım olacaktır çünkü son bir haftamın yüzde sekseni morfin ve ağır ağrı kesicilerin etkisindeydim. (bıyık altından espri yapan arkadaş! güzel tarafı yok emin ol..:) İnsan’ın çevresinde bu kadar iyi kalpli insan varken ölmesi zor… Bir de galiba diğer tarafta benim sıramı atladılar, başıma gelmeyen kalmadı ama hala hayattaysam bunun daha espritüel bir açıklaması da yok:)

    (bu arada yazacaklarımın sağını solunu toplayamadığımı farkettim hala üç kuruşluk morfin var sanırım bünyede…)

    Ameliyattan bahsedeyim kısaca, yapılan operasyonla kolon içini kapatan kitle alındı, düşünün ki hortumun tam ortasında su kaçıran bir yer var, orayı kesip sağlam yerleri birleştirdiğinizde elinizde sağlam hortum kalır… Durum bu, sırada kemoterapi var, çıkacak sonuçlara göre kemoterapi planlanıp en kısa zamanda başlanacak.

    Bu arada marjinal kararlar aldım, İstanbul’dan gidiyorum, 2002 yılında başlayan macera bu ay sonu itibariyle sona erecek gibi görünüyor. Tedavilerime İzmir ve Göcek’de devam edeceğim, İstanbul’da tedavi gördüğüm hastanemin bir şubesi şu an Göcek’de açılmış, planlanan tedavimi gidip oralarda alıp döneceğim… İstanbul ile olan bağlarım tamamen kopmayacak her ay İstanbul’a gelip doktorum Nil hn ve psikiyatristim ile görüşeceğim. Burada yaşamamaya karar verdiğime göre boşuna kira ödemenin de manası yok gibi görünüyor…

    DSC_0065

    Burada dayalı döşeli evim var, ilk aklıma gelen evi kapatmayıp evi düzgün birine kiraya vermekti ama eninde sonunda bu plan bir patlak verecek o yüzden en mantıklısı taşınmak. Zaten kemoterapi sürecinde tamamen gittiğim yerde de kalmayacağım için sorun olmaz, her kemoterapi arasında “kaliteli” bir haftam var bu haftaların bazılarında Artvin Yusufeli’de olmak niyetim… Hastalığa yakalanmamla bırakmak zorunda kaldığım arıcılık ile de yeniden ilgilenmeye başlayacağım, sağlıklı olabilmemin herhangi bir yolu benim için İstanbul’da bir apartman dairesinde yaşamaktan geçmiyor… Gideceğim yerde iki katlı, verandalı ve bahçeli bir ev kiralıyorum. (Manisa’da bir yer) yolu düşenleri ve geçenleri memnuniyetle misafir edebileceğimi daha şimdiden açık davet olarak yazayım. Ayrıca sahil kıyılarına çok yakın olacağım için sık sık dalış yapma fırsatım da olacak.

    Evet biliyorum bunlar marjinal kararlar ama aldım gitti işte…

    Size şimdi kalkıp hastanede şu oldu, bu oldu gibi sıkıntılardan bahsedip can sıkmaya gerek yok, hastanelerin keyifli bir yanı yok ki…

    Aklınızda olsun, Nissan Qasqhai alana kadar idare etsin diye Abbas’ı alacağım, hani olur da duyan, haber alan olursa haber etsin gidip bakıp alalım…. İstediğim araba Nissan ama tüm paramı oraya yatırıp hayattan geri kalmanın manası yok.

    Abbas; Opel Astra CD, 1999 – 2002 (ha bir de temiz :) )

    ya da Renault Megane 1.5 Dizel

    DSC_0035

    Bu arada öyle bir şeyi farkettim ki şu süreçte, yeniden! kapısını çalıp yalnız bırakmadığım onca insanın buna gerçekten ihtiyaçları varmış…

    Ayrıca bir tane köpek yavrusu almaya karar verdim, bahçeli evde yaşayacağıma göre hem o hem ben rahat edebiliriz, bir adet “Golden Retriever yavrusu” -adını yanlış yazmış olabilirim- arıyorum. Para vermeyeceğimi baştan söyleyeyim, hayvanların parayla alınıp satılmasını doğru bulmuyorum. Ha bir de ilk bulduğumu almayabilirim, benim onu sevmem kadar galiba onun beni sevmesi de önemli. Bunu karşılaşınca anlarım nasılsa…

    Son durumlar böyle değerli arkadaşlar, plana göre bu aysonu evimi manisaya taşımış ve taşınmış olacağım, İzmir’de yaşayan arkadaşlar ile bol bol görüşeceğiz sanırım. Orada olanlar bana ulaşırlarsa süper olur.

    2002 – 2010 İstanbul… macera böyle bitecekmiş…

    Görüşmek üzere.