Davut Topcan | Davut Topcan's Blog

Hakkımda

Aradan on yıl geçti ve Kanser tekrar kapımdaydı, bu kez annem değil benim için gelmişti. Mide kanseri! Taşlı Yüzük Hücreli türünde öldürücü bir kanser hücresi. Doktorlar kesin birşey söyleyemiyordu, ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştım! Belli ki bu düşman zorluydu. Zorlu bir savaş beni bekliyordu! * İşte bu site bu savaşın hikayesini anatacak...

Devamını Oku >>

  • Çok Okunan Yazılar

  • RSS Feed'lerime Abone ol!

    Sosyal Medya'da Takip Et!

    Author Archive

    29
    Ağu

    Son 36 saat…

    Kanser’in kemiklerime sıçramasından bu yana ağrılarım gün be gün daha da artarak devam ediyor,doktorlar aldığım radyoterapilerin bu ağrıları keseceğini söylüyor ama henüz yarısına geldiğim halde pek hafifleyen bir ağrım yok açıkçası. RT’ler bittiğinde rahatlamayı umarak dişimi sıkıyor ve geçiriyorum günlerimi.

    Bunun yanında RT doktorum yeşil reçeteli güçlü bir ağrı kesici verdi, onu içince kafam güzel oluyor biraz ama ağrılarım da kısa bir süreliğine de olsa geçiyor. Son üç haftada tüm hayatım boyunca almadığım kadar ağrı kesici aldım sanırım. Ya da son üç haftada hayatım boyunca olmadığı kadar güzel oldu kafam…

    Onkoloji doktorum Nil Molinas Mandel, kemiklerim için alacağım RT’lerin yanında bir de güçlendirici ilaçlar verdi her gün sabah akşam kalsiyum ve protein alıyorum. Bir de ayda bir serum olarak yapılması için bir iğne verdi. 5 kalem ilaç bin lira tuttu… Hastalandığımdan beri galiba trilyon filan gitmiştir… Her neyse!

    Bu ilaçlardan ayda bir alacak olduğum serumu cuma günü koluma bir katater taktırıp aldım. Ve cumadan beri ateşler içinde yanıyorum, kafamı kaldırmadan yattım bu sabaha kadar… yaklaşık 36 saattir soğuk duşlar, ateş düşürücüler derken bu sabah uyandığımda ateşim 37 lere düşmüştü. Meğer tüm bunlar cuma aldığım serumun yan etkisiymiş…

    Bu süreçte bir an bile başımdan ayrılmayan annem ve babam bir de yeğenime ne desem azdır herhalde… En kötüsü de onları çok üzdüm.

    Şimdi toparlayıp kitabımın yayını için işlere dönmeliyim…

    23
    Ağu

    Çingeneler ölümsüzdürler…

    Seni daha önce tanımış olmayı ümit ederdim, bunları sana hasta bedenime hapsolmuş ruhumla değil, bedenimin hızına yetişemeyen bir ruhla yazmak belki dünyayı ikimiz için de çok daha güzel bir yer yapardı… Ama bilirsin işte.. hayat ne zaman adil oldu ki? Bu işler böyledir, sen geldiğinde diğeri gitmek üzeredir, kalpler karşı karşıya gelemez çoğu kez….

    Yıllar yıllar önceydi, henüz aşk hakkında tek kelimelik fikrim yokken (hoş şimdi de olduğunu söyleyemeyiz ya) bir dizide izlemiş ve olacaksa böyle olmalı demiştim kendime… O dizi atv’de oynuyordu, sıcak saatler! sedat yalçın ve buket hazal’ın aşkını anlatıyordu… Dizinin ilerleyen bölümleriydi, buket hastaydı ve hastanede yatarken sedat yalçın, buket hazal’a bir mektup yazmıştı… O satırlar hala aklımdadır, kelimesi kelimesine şunları yazmıştı;

    merhaba güzel kız sonunda sana mektup yazmak için bana gerekli olan mekanı buldum..şiledeyim seninle geldiğimiz otelde..üstelik aynı odada kalıyorum..otel görevlileri neden ısrarla aynı odada kalmak istediğimi anlamakta biraz zorluk çektiler..keşke onlara anlatabilseydim..yazımı okumakta zorlanabilirsin.sebebine gelince..doğrusu pek bi sebebi yok.sadece birdenbire o büyük şairin mektuplarında geçen bi cümleyi hatırladım..’’sağ elimin ustalığındansa ,sol elimin acemiliğini tercih ederim..”doktorlar bendeki bu durumu sağlıklı bi gelişme olduğunu söylüyorlar..
    güzel kız..aşk mektupları konusunda sicilim seninki kadar parlak değil..bi zamanlar mahallemdeki kızlara bol bol ciklet dağıtırdım.dağıtmadan önce de içindeki artist fotograflarını çıkartıp,onların yerine küçük kağıtlara yazdığım aşk mektuplarını yerleştirirdim..ee bu yaptığımın aklaki yöne elbette tartışılabilir ancak kim geçmişinin her anıyla gurur duyabilirki?..(buket okurken arada şunları söyler: seninle gurur duyuyorum serseri..)
    bu gece kumsalda senin için büyük bir ateş yakacağım.alevler birkez daha o gecenin anısı üzerine vuracak..dünyanın bütün çingeneleri bugece benim için toplanacak ama ben içlerinden yalnızca bi tekini göreceğim ve ömrümün sonuna kadar hep seni düşüneceğim..yeryüzünün bütün kumsallarında yakılmış bütün ateşler bizler öldükten sonra bile hep bizi düşünecekler..

    Pek duygusal biri olmadığımı herkes bilir, yani aşk meşk konularından konuşmayı sevmem ben, bazen elime kalem kağıt geçerse karalarım bir kaç cümle… Her şey bu denli kendi içimde olmasa belki de daha yüksek notlar alabilirdim aşk dersinden.. Olamıyorum işte ah bu ben!

    Buna rağmen üstteki mektup hayatımın mektubu olarak kalmıştır… daha iyisi henüz yazılmadı!

    … ve ben aşk mektupları konusunda da pek iyi değilimdir, senin 18 mektubuna sadece 6 mektup ile cevap verebilmişim, belki de sana mektuplar yazabilmek için bana gerekli olan ortamı bulamamışımdır? ya da sadece yazmış olmak için yazmak hoşuma gitmiyordur! yazarken kalbim için gerekli ortamı sağlamalıyım, şileye gitmeliyim belki, senin için ateş yakmalıyım, sonra yeniden başa alıp tekrar denemeliyim…. Belki o zaman içimde sakladığım cümleler dökülüverir…

    Dökülmezse de biliyorum sen beni affedersin…

    Kendime bir çingene bulmak için belki çok geç, belki sen benim çingenem olursun ve belki yeryüzünün bütün kumsallarında yakılmış bütün ateşler bizler öldükten sonra bile hep bizi düşünecekler…

    17
    Ağu

    Bugün Mutluyum!

    Manisa’ya gelip hızlıca beğenerek tuttuğum ev bir süre sonra ızdıraba dönüşmüştü o yüzden o günden beridir kiralık ya da satın almak üzere bir ev arıyorduk, sonunda bugün bulduk! hem de manisanın en güzel yeri, en güzel sitesinin içinden…

    Barış Alanı Sitesi…

    Site içinde küçük bir hayvanat bahçesi, günün ortasında bile güneşten koruyan, her tarafı kaplamış ağaçlar, kafeterya, market, tenis kortu, çocuk oyun alanı ve basket sahası  gibi bir sürü güzel özelliğe sahip bir site…

    Manisaya ilk geldiğimde arabam yoktu ve detaylıca araştıramadan bir ev kiralamıştım, evin durumu ve bulunduğu site gayet iyiydi başlarda ama ilk anda farkedilemeyen bir kaç felaket ile karşı karşıya kalacağım günler beni bekliyordu.

    Lanet olası tren felaketi ilk sıradaydı..

    Evin yakınından geçen tren yolu ve menemen yolu hiç tahmin edemediğim şekilde hiperaktifti.. Menemen ve Aliağa yolu olduğu için sürekli bir kamyon geçişi ve gürültüsü beraberdi, bunun yanında bir de tren vardı ki akıllara zarar… Her tren geçişinde televizyonun sesini açmak zorunda kalıyordum… Sanırım hayatımın geri kalanında bir tek tren daha görmek istemiyorum! Bir tren bu kadar mı gürültülü çalışır yahu.. Evin kapısını penceresini kapatsan ses azalıyor ama bu sefer de sıcaktan durulmuyor… Velhasıl sessizlik ve huzura ihtiyacım olan bu dönemde bu faktörler evden ilk nefret etme sebebim oldu.

    Bir polis ve diğer lanet olası, geri zekalı, cahil, vicdansız site sakinleri (hepsinin anasını sikeyim!)

    Şimdi değerli okuyucu, öncelikle küfrettiğim için beni affet ama şimdi anlatacağım hadiseden sonra eminim sende oturduğun yerden iki okkalı küfür savuracaksın farketmeden… Olay şöyle;

    Malumunuz kanser hastasıyım, ağrı sancı, halsizlik vs bunlar ile yakın akrabalık ilişkileri içerisindeyiz ve bildiğiniz üzere kemoterapi denilen tek dişli canavar her iki haftada bir canıma okuyor, beni halsiz düşürüyor ve bazen adım atacak kadar bile gücüm olamıyor… Böyle zamanlarda arabamı evin girişine kadar çekiyorum ki benim evin girişi yolun sonu, kimsenin geçiş yolunu falan da kapatmıyorum. Bir kaç kez böyle arabayı evin önüne bırakınca bizim değerli (orosbu çocuğu) site sakinlerinden (ilk polis olan) babama gelip arabayı buraya koymayın demiş… Babam da kibarca, benim durumumdan ve bunun bir zorunluluk hali olduğundan bahsetmiş, peki bu annesini zenciler sikesicenin polisi ne cevap vermiş? sitenin kuralları var buraya parkedemezsiniz vs… Babam “anlamadınız galiba, durumun bir sağlık problemiyle ilgili olduğunu söyledim” Bu pezevenk gene anlamıyor, babam da sen ne iş yapıyorsun diyor, polisim demiş, babam da “belli” demiş, bu araba buraya çekilecek elinden geliyorsa bişey yap deyip geçmiş,, o gün bu gündür bu pezevenk bize surat yapıyor… Ardından bir kaç kez daha diğer site sakinlerinden bazıları gelip arabayı oraya koymamamız konusunda uyarıda bulunmayı denedi, cevap verip gönderdik… Hani ben hayatımda böyle cahillik, böyle vicdansızlık görmedim.

    Allah belalarını versin hepsinin…

    Allaha şükürler olsun ki şimdi bulduğumuz sitede daha eve taşınmadan insanlar gelip hoşgeldiniz falan diye karşıladı, daha ilk dakikada doktor bir arkadaşlar tanıştık, cunda’lıymış kendisi, birlikte dalışa gideriz falan diye sözleştik…

    Bu siteden ve bu sitenin insanlarından kurtulup daha aklı başında insanların içine, daha düzgün güzel bir siteye taşındığım için mutluyum!

    Bundan sonra her şey daha iyi olacak…

    Not 1: Sözüm elbette tüm polislere değil, ancak ortaokul ya da lise mezunu olup beline taktığı silahla kendini vahşi batıda kovboy zanneden cahil cüheyla bir dolu polis olduğunu her halde bunu okuyacak emniyet mensupları da inkar edemez.. Bunların yanında elbette gayet aklı başında düzgün emniyet mensuplarını da tanıyorum.

    16
    Ağu

    Günler geçerken

    Bu günler biraz belirsiz geçiyor, haftasonu kendime küçük bir tatil ikram ettim, istanbul’da yapılan onca tahlil ve aldığım onca kötü haberden sonra manisaya dönüşümü çanakkale üzerinden yaptım. Amacım yeşil ve mavinin yanyana olduğu yollardan geçerek, durarak kendimi daha iyi hissetmeye çalışmaktı. Annemle babamın yanına suratım asık, mutsuz bir şekilde dönmek istemedim.

    İlk durağım marmara ereğlisiydi, cuma akşamımı orada basit bir pansiyona bolca para ödeyerek geçirdikten sonra cumartesi sabah saat sekizde gözlerimi açıp çıktım yola, yollarda dura dura güzel molalar vererek altınoluğa kadar geldim ve kız kulesi beach&otel’de konaklamaya karar verdim. O kadar güzel geldi ki orası bana, o kadar dinlendirdi ki… çoğu zaman hiç birşey düşünmeksizin uzaklara dalıp gitsem de pazar akşamına kadar kendimi toparlamayı başardım.

    Cumartesi gece saat 23 civarı shorti’mi giyip denize daldım, denizin karanlık ve zifiri sularında elime balık tutmak için aldığım sepeti götürüp denizin ortasına bıraktım… sonra biraz yüzüp çıktım denizden ve kurulandım… kaldığım otelin (otel derken denize beş adım mesafede yapılmış odalardan bahsediyorum) iskelesi vardı, iskelede bir amca balık tutmaya çalışıyordu, bir de görevli arkadaş Ata ile ordan burdan, havadan sudan ve balıklardan muhabbet ettikten sonra ben üzerime bir pike alıp uykuya dalmışım iskelede… ışıklar kapanmıştı, kapkaranlık bir iskelede döşeklerin üzerine uzanmış tatlı tatlı uyuyordum, kulağımı deniz ve dalga sesleri okşuyordu…. ben kendimi ne kadar kötü hissediyorsam denizin çıkardığı o sesler “sakin ol iyi olacağız” der gibiydi…

    Sakin ol iyi olacağız…

    IMG_0259_sml_blg

    Kanser hastalarının çoğunda gözlemlenen bir sendromu yaşıyorum, kendini dağa taşa, yeşile verme, sessiz sakin bir ortamda olma sendromu… Evet, şu aralar tek ihtiyacım bu, böyle denize gireyim ama sessiz sakin… çayırlara yatayım, uzanayım saatlerce ama öyle çok şey düşündüğümden değil beynimin kendini deşarj etme yöntemi gibi.. rüzgar ya da dalga sesleri fısıldasın kulağıma… ”Sakin ol iyi olacağız…

    Evdeyim… annem ve babam… dün akşam evdeydim.. babama sarılmadım, hani öyle sarılsam, hani öyle bir an göz göze gelsek, hüngür hüngür ağlayacak ve biliyorum bende dayanamayacağım, en güzeli öyle duygusal bir ortam olmasına izin vermemekti… vermedim.. kimse ağlamadı.. babam bir an dayanamadı ama çabuk toparladı… bu yaşananlar filmlerdeki gibi olmuyor… olamıyormuş, güçlü kalabilmek için duygusal anlara izin vermemek gerekiyormuş… Hani tüm aile en küçük bir kıvılcımda hüngür hüngür ağlayacak gibiyken…

    … ve dün akşamı öyle ağlamaksız bir şekilde atlatmayı başardım, bugün daha iyiyiz…

    Sakin, sessiz….

    11
    Ağu

    Durumlar 2

    En son 4 ay önceydi sanırım durumlar yazısını yayınlayışım, onun üzerine ameliyat oldum, doktor oniki kürlük bir kemoterapi protokolü yazdı, bu protokolün altı kürünü bir buçuk hafta önce tamamladım. Kemoterapilerde genellikle doktorlar yarısı bittikten sonra hastayı komple kontrolden geçirip uygulanan tedavinin sonuçlarını görerek tedaviye devam edip etmemeye ya da başka bir kemoterapi ilaç serisine başlamaya karar veriyorlar.

    Bugün benim kemoterapilerimin yarısından sonraki kontrol günümdü, kontrol için detaylı bir pet-ct çekildi. Durumlar ne yazık ki pek iç açıcı değil. Yarın akşama detaylı raporu yazacak doktor ancak pet-ct sonrası kendisi ile yaptığım konuşma sonrası üç ayrı yerde metastaz(sıçrama) olduğunu öğrendim. Bunları zaten istanbula gelmeden önce ben hissediyordum ama tetkikler yapılmadan isimlendiremiyordum. Şöyle ki;

    1- Belimin sağ tarafında kemik metastazı : Bundan iki hafta kadar önce manisada bir şey kaldırırken belimde bir ağrı hissettim, o ağrı belimin sağındaki kemik metastazı ile ilgili hissettiğim ilk ağrıydı, kendi kendime ağır kaldırdığım için olmuştur diye düşündüm. Hatta dün istanbula geldiğimde bu ağrının biraz arttığını hissettim ve manisaya dönünce bir röntgen çektirip onun da icabına bakarım diye düşünürken bugün doktorum, önce kemik metastazı dedi, anlamadım deyip yüzüne bakınca tam belimin ağrıyan yerini gösterip “burası ağrıyor mu?”deyince evet dedim… İşte tam oraya sıçramış kanser dedi… kala kaldım..

    2- Bir kaç aydan beri gene belimde, omurilik civarında uzun zaman oturunca ağrı hissediyordum, koltuklar rahatsızdır herhalde dedim, oturma pozisyonum kötüdür falan deyip geçiyordum, bugün doktorum, ikinci metastazımın omurilik üzerinde olduğunu söyleyince o ağrımı da aydınlığa karanlık bulutlar içinde kavuşturmuş olduk.

    3- Altıncı kemoterapiden sonra yani bir buçuk hafta önce eve geldiğim andan itibaren beslenmemde de bir problem vardı, yediklerimi yutabiliyordum ama yediklerim yemek borumdan geçerken sanki oradaki bir yaraya dokunarak geçiyordu ve canımı yakıyordu, istanbula gelmeden bir gün önce annem ve babamla konuşuyorduk onlara da çok şaşırmasınlar diye biraz ipucu verdim. Çünkü bunun özafagusta bir metastaz olduğundan neredeyse emin gibiydim (buna da deneyim demek lazım) annemlere bu “iyiye işaret değil istanbula gittiğimde benden çok iyi haberler beklemeyin bu kez yapılan kemoterapi bana iyi gelmedi” şeklinde bir konuşma yaptım. İçini ferah tut oğlum gibi şeyler söylemiş olsalar da onların da huzuru kaçtı ancak bilinçaltlarında bu kötü sonuca kendilerini hazırlamaya da başladılar bundan eminim. ve sonuç olarak doktor bugün üçüncü yumurtayı da çıkarttı bir anda, evet özafagusumda yani yemek borumun altında da kanser tekrarlamıştı.

    Günün sonunda elimizde bir yakın iki tane de uzak metastazımız oldu. Doktorlar kemikteki ağrılarımı radyoterapi ile keseceklerini ve kanseri durdurabileceklerini söylüyor… Hani kanser hakkında sadece hasta pozisyonunda olsam bu cümleye çok sevineceğim ama sevinemiyorum. Çünkü artık palyatif dönem denilen evreye girmiş bulunuyorum. Palyatif dönemde artık hastanın iyileşmesi değil daha çok ağrılarını dindirmeye yönelik tedavi uygularlar. Radyoterapi ile de zaten belimdeki ağrılarımı dindirmeye yönelik bir tedavi yapacaklar, tüm kemoterapi sürecim yeniden planlanıp sıfırdan başlanacak.

    Evet, moralim bozuk! bozuk mu? bombok..kızlar siz burayı okumayın, (çocuklar gibi deli gibi ağladım) ölüme bir kaç adım daha yaklaştım… En azından mevcut kemoterapileri bitirip,  ispanya’da bir kaç ay yaşayabilirim diye hayal ediyordum, galiba olamayacak. Enayi gibi 5 yıllık pasaport aldığıma mı yanayım? (sanki beş yılım varmış gibi) Yoksa kısa süreli de olsa hayal kurduğuma mı?…. Aptalın tekiyim ben.. (hani iyi bakın ömrünüzde daha aptalını göremezsiniz çünkü…)

    Her neyse, durumlar böyle işte, boktan! moralim bozuk, aklım karışık, kafam darmadağın, bu gece hastanede kalacağım, güzel bir uykudan sonra belki yarın daha iyi olurum…

    Son olarak sizinle bugün pet-ct çekimi öncesi yaşadığım ilginç bir olayı paylaşacağım;

    Pet-ct çekimi öncesi damardan fdg denilen radyoaktif katkılı bir madde ve sakinleştici verip bir saat kadar haraketsiz bekletiyorlar, bekleme odasında 45 dakika uyuduktan sonra görevli odaya girdi uyandım, ilaçlı bir su içmem için oturmamı söyledi, doğrulup oturduğumda tam karşımda askının üzerinde bir kelebek kanatlarını hızlı bir şekilde çırpıyordu, tekra baktım kelebek hala orada, görevliye “şu kelebeği görüyor musunuz?” dedim, adam baktı, “hayır” dedi, ben tekrar baktığımda göremedim… Ama önce gördüğüm hayal falan değildi, çekimden önceki son 15 dakikamı o kelebeği arayarak geçirdim.

    Çekimler bittikten sonra çıkıp hayyam pasajına nikon D70s body bakmaya gittim, henüz alamasam da, dürüm yedim, taksime gittim, çimenlerde yattım öle avare bir günün sonunda şimdi hastane odamdayım işte.. Tam davut usulü…

    Şimdi geleneksel durum değerlendirmemizi yapalım ve bu yazı da burada bitsin ;

    İhtimaller şöyle;

    Radyoterapiler ağrılarımı hafifletecek ve kemikteki kanserin ilerlemesini belki durduracak, kemoterapiler sıfırdan başlayacak ve ben bilmiyorum ama sanırım artık pek zamanım kalmadı.

    Bundan sonra elimde fotoğraf makinamla ölüme giden bu yolda sağlığım elverdikçe gezip fotoğraflar çekip buralardan yayınlamayı planlıyorum.

    Kendinize iyi bakın, görüşmek üzere…

    (ha yazmayı unutuyordum, yılın aptalı olarak bir de sanki çok yaşayacakmışım gibi gittim bir internet sitesi açtım http://www.foodtripinturkey.com/tr herhalde bu da başarısız ve sahipsiz bir girişim olarak tozlu raflarda yerini alır.. )

    Not: Değerli okuyucu, yazdıklarımdan öyle pes ettiğimi ya da havlu attığımı falan düşünmeyin, öyle bir durum yok. Kabul edersiniz ki durum cidden boktan, doktorlar gene bir tedavi planı belirleyip elinden geleni yapacak bense tedaviden arta kalan zamanda kendimi dağa taşa vuracağım. Endişeye mahal yok.

    30
    Tem

    6. kemoterapi öncesi…

    Sevgili günlük, Manisa’ya taşındığımdan beri seninle pek ilgilenmediğim doğru, dahası “sevgili günlük” diye blog yazmaya başlamak küçük kız çocuklarının günlük tutmasından farksız, bunun için benden utanıyorsun ve belli etmiyorsun farkındayım. Buralar öyle mükemmel yerler değil, burada olmak için belirlediğim sebepler beni burada tutmaya yetiyor evet ama Manisa mükemmel bir şehir diyemem… Hatta senin huzurunda Vali ve Belediye başkanına bir açık mektup yazmaya hazırlanıyorum, şimdilik aramızda kalsın.

    Son bir kaç gündür pek keyfim yok, yani var gibi ama gerginim, karnımda bir miktar ağrı vardı, yılların ve yolların deneyimli hastası olmanın verdiği ukalalıkla her hangi bir yerim ağrıdığında bu ağrının neye delalet olabileceğini kestirebiliyorum ufaktan. Karnımda ki ağrı bende gerginlik yaratıyorsa ben susayım siz anlayın akla gelebilecek kötü şeyleri.

    Bu hayat benim için o kadar ilginç bir hal aldı ki anlatamam, bu kadar ilginç bir hayatın ardından öldüğümde Tanrı’dan huzuruna özel bir davet bekliyorum, benimle tanışmak isteyecektir eminim artık bundan. Şimdi insan hadisesini ikiye ayıralım, beden ve ruh.. Bedenim malum boku yemiş durumda, yorgun hasta ve sorsan büyük ihtimalle 70 bilemedin 69 yaşında, diğer yandan ruhum çocuğun önde gideni, bildiğin çocuk yahu.. gün içinde yapmak istediklerini anlatsam beni ciddiye alıp okumazsınız bile. Herif koşmak hoplamak zıplamak, dağlara tırmanmak falan istiyor. Ama bedenim bir ihtiyarın ağır başlılığı ile “hayır evlat bunlar bize göre değil, üzgünüm” diyor… Ruhum, bir çocuğun dedesinin elinden tutup çekiştire çekiştire bakkala dondurma almaya gitmesi gibi bedenimi sürükleye sürükleye yapmak istediğinin belki de yüzde onunu zorlukla yapabiliyor.

    Genç ve kabından taşmaya hazır su kıvamında kanser hastası olmak böyledir işte. Hayat size gol attıkça artık sadece yediğiniz değil attığınız golleri görmeye çalışırsınız. Yediğiniz goller 100ü geçmişken siz attığınız iki gole çılgınlar gibi sevinir timsah yürüyüşleri yaparsınız.

    Önümüzdeki pazartesi kemoterapi alacağım, bu kemoterapi 12 kürlük serinin 6.sı olacak. Yolun yarısına gelince doktorum tüm tahlilleri baştan aşağı yapacak, vücudumda ki tümörlerin durumuna bakacak eğer gerileme varsa bu tedavi devam edecek ama gerileme yokta ilerleme varsa ne olacağı hakkında fikrim yok. Her kanser hastasının yaşadığı bu kontrol öncesine bir hafta kala yaşanan gerginlik hakkımı bende dibine kadar kullanıyorum. Annem babam bu duruma alıştıkları için umursamıyorlar bile… Bazen hiç olmadık çook çocukça bir şeye sinirlenip bağırıp çağırıyorum, küfürler çıkıyor ağzımdan. Bazen durum düşünüyorum, bu ben değilim, gerçek davut bu değil diye. Bu kadar sinirli ve ağzır küfürlü bir adam değildim diye. Ama bu tespitlerim bir sonraki incir çekirdeğini doldurmayacak şeye sinirlenmeme kadar sürüyor. Hele bu gerginlik haftalarında bu durumu iyice abartıyorum. Bu kemoterapi ilaçları beyni falan da etkiliyor sanırım, galiba psikolojik bir kaç ilaç kullanmaya başlayacağım. Yoksa herşey bok herşey kaka…

    Yarın sabah pasaport için erkenden kalkıp emniyette sıra bekleyeceğim, sonra akşama kadar işim biterse akşama doğru bavulumu alıp istanbul’a doğru yola çıkacağım. Bu kez yeğenim özge de benimle birlikte gelecek, o da hava harp okulunu kazanmış ve pazar günü mülakatlar vs.. Bu gerilimin arasında bir de ona üniversite tercihi yapmaya çalışıyoruz.

    6. kür kemoterapi ve tahlillerden sonra görüşmek üzere…

    23
    Tem

    Hayatımda ilk kez bayıldım

    Sabaha karşıydı, buralarda kapı pencere açık yatıyoruz, çok sıcak.. sesler gelmeye başladı rahatsız oldum, gidip balkon kapısını kapatayım ve sessizce öğleye kadar uyuyayım demiştim, yataktan kalktım, balkon kapısına kadar gittim, kapı kolunu tutup kapattığımı hatırlıyorum en son…

    Sonra derin bir boşluk… annem ve babam diğer odadalar, o kadar düşüşümü falan hiç duymamışlar…Oysa düşerken yatağın kearına belim çarpmış , bir karış moruk var, kolum nereye çarmışsa hala acıyor, allahtan bir yerimi kırmamışım.

    Gözlerimi açtığımda “abla abla” diye bağırmaya başladım… neden böyle bağırdığım hakkında hiç bir fikrim yok, neden abla dediğim.. küçük yaşlarda ablamla yalnız yaşamışlığımızın bıraktığı izler midir nedir?…

    Yerdeyim, belimde ve kolumda şiddetli bir ağrı var, yatağa baktım, kendime geldiğim anda yataktan düştüğümü sandım, kalkıp yatağa geçtim ama belimdeki moruğu görünce yataktan düşerek böle bişey yapamayacağımı farkettim, gözüm kapıya gitti, o anda son anı hatırladım ve ne olduğunu yavaş yavaş aymaya başladım, daha önce hiç bayılmayınca ve bayıldıktan sonra kendi başına ayılınca insan durumun ne olduğunu anlamakta gerçekten zorlanıyor…

    Zihnimde ki son anı, kapı kolunu tutuşumdu, artık anlamıştım, bayılmışım ve yere düşerken belimi yatak kenarına çarpmışım.

    Kahvaltı etmeden önce aile fertlerine anlattım böle böle oldu diye çocuklar merakla gelip belime baktı babam bi daha yataktan kalkma dedi , (nasıl yani?) neyse… şimdilik iyiyiz, kan değerlerim baya bir düştü ondan oldu muhtemelen..

    Bu da böyle bir anı olarak arşivde yerini alsın…

    13
    Tem

    Aynalı Karışık! Seni yedikten sonra nasıl midem yok derim?

    aynalı, karışıkBugün akşama kadar Ege Üniversitesi hastanesindeydim, akşama kadar ilaç raporları peşinde yarı aç yarı tok koştum, bir sürü yazılacak şey gördüm ama şimdi ondan bahsetmeyeceğim. Akşam olup işim bitti ve Manisa’ya dönecekken, birden Bornova’daki Aynalı geldi aklıma, tabii o hain karışık… yemeden gitmeyeyim şunu dedim, hatta annemlere de yaptırayım, derken daldım bornovaya, arabayla baya bi dolandıktan sonra buldum Aynalı’yı, duble bir karışık söyledim ve yedim…

    Sonra içimden bu karışığa söylenmeye başladım; Ah be karışık seni yedikten sonra nasıl insanlara midem yok derim, nasıl kanser hastasıyım derim, hem seni yiyip hem de nasıl insanım derim….

    Çünkü gerçeği fotoğrafta gördüğünüzden de kallavi bir şey… Adamlar resmen sandviç arasına iki avuç eti ve bol miktarda kaşarı basıp getirip koyuyorlar önünüze. Fiyatı da çok komik 4 TL… Ege Üniv öğrencilerinin ana besin kaynağı diyebiliriz. Yolunuz izmirden geçerse yemeden geçmeyin…

    Ben mi? şimdi kuzu yutmuş yılan gibi kaldım :)

    Ha bir de videosu var bu zımbırtının : http://www.altinmasa.net/svid.html

    12
    Tem

    … Ve Dünya Kupası da Bitti..

    Gene yazmayalı epey olmuş, yazılmayı hakeden o kadar çok şey var ama yazılmayı bile haketmeyen daha çok şey var… Bir aydır bir yandan kemoterapiler ilerlerken diğer yandan maçları izleyip , hop oturup hop kalktık… Diğer yandan maçlarla birlikte seyir keyfimizi mahveden vuvuzela denilen bok ile tanıştık. Yatıp kalkıp dua ettik, “yapanın da çalanın da g.tüne girsin” diye. Büyük küfretmemek lazımmış.. Şu an marmaristeyim, burada yakın dostumun annesi ve kızıyla çekirdek bir aile olduk… Onlarla kalıyorum. Semran teyzem tam bir maç fanatiği ve yakınlarda arkadaşının oteli varmış maç izlemeye oraya gittik, orada bi sürü fıstık semran teyze, ilkem ben hep birlikte izledik maçı…

    Tarafımız İspanya..

    İspanyanın gol atmasıyla yerimizden fırlayıp kaptık vuvuzelaları çalmaya başladık… Gerçekten bok gibi bir sesi var… neden çaldığımız hakkında da net bir fikrim dahi yok.. yaşandı bitti saygısızca diyelim :)

    .

    fotoğraf

    .

    Sonra diğer yandan fotoğrafta da gördüğünüz gibi pek bir zayıfladım ve tipsiz biri oldum. Yani kız olsam benim gibi bir adama bakmazdım açıkçası. Bu kemoterapiler çok ağır geldi bana, kaldırmakta gerçekten zorlanıyorum, günlerce halsiz kaldığım oluyor… Geleceğe dair umutla bakabilmek şu aralar benim için çok güç, açık konuşmak gerekirse bende geleceğe falan bakacağım diye uğraşmıyorum hiç, altımda arabamla nerde akşam orda sabah geziyorum… Ne oldu ya da ne olacak diye düşünmüyorum hiç… Hiç bir şey umrumda değil….

    Tabii bu gezilerim, öle mükemmel olamıyor, bazen arabadan inince başım dönüyor, gözlerim kararıyor, bayılacak gibi oluyorum ya da çok güçsüz düşüp uzun saatler dinlenmek zorunda kaldığım oluyor ama önemli değil ki… Vur g.tüne rahvan gitsin modu iyi bişeymiş…

    Kısacası Ege’deyim ve şimdilik hayattayım,

    17
    Haz

    Gittim

    Bazı canlılar vardır, onları ait oldukları topraklardan alır yabancı topraklara götürürseniz yaşayamazlar oralarda. Nasıl ki sıcak iklimde yetişen bir bitki soğuk topraklarda yapamaz, nasıl ki kutup ayısı sıcak topraklarda yaşayamazsa bende kendimi bu tür canlılar gibi hissediyorum son günlerde. Belki biraz geç kalmış da olsam ait olduğum topraklara döndüm sonunda. Uzun bir aradan sonra evet….

    Ege’de doğdum büyüdüm ben, burasının iklimi hayat verdi bana, ayaklarım ilk kez bu topraklara bastı, bu topraklarda koştum, bu topraklarda düştüm, dizlerim bu topraklarda kanadı, sonra bir gün büyüdün dediler, git üniversite oku, büyüdün dediler git çalış. Öyle öğrettiler bize, hatta fazlası da var, çalışmayı kariyer yapmayı bir şey zannettirdiler..

    peki ya hayat? mutluluk?

    İyi bir şirktette bir koltuk, masa, bilgisayar ve telefon sahibi olmayı mutluluk diye yutturdular, florasan lambalarının altında yeşermeye çalışan sera çiçeklerinden farkımız yoktu oysa, dahası bu yapay ortamı mutluluk zannettik. buna inandıkça sistemin dönen çarklarında vazgeçilmez dişliler olduğumuzu düşündük, gururumuz okşandı, çevremize anlattık yetmedi panellerde konuştuk, avuçları patlarcasına alkışladılar, onlar alkışladıkça biz daha da inandık mutlu olduğumuza ve sistemin en vazgeçilmez parçalarından biri olduğumuza.

    Yılda çıkabildiğimiz iki haftalık tatili çok büyük bir şey zannettik, alınan ikramiyeler gözümüzü boyamaya yetip arttı, dün yürüyerek gittiğimiz işe bugün koşarak gittik, sabah 9 da başlayan mesailer için 7 de uyanmanın ve bunun bir buçuk saatinin yolda geçmesini garipsemedik, çünkü amacımız kutsaldı, sistemin vazgeçilmez parçalarıydık.

    2006 yılının sonlarıydı, sistem bana ben sisteme iyice geçirilmiştik, ait olmadığum topraklarda yediğim yemekler, yaşadığım ilişkiler, yattığım kadınlar herşey bayat gelmeye başlamıştı, mutluluğu sorgular olmuştum, hayat senin öğrettiğin gibi değildi baba, giymemi çok istediğin takım elbise kıravat boynuma dolanmış zincir gibiydi, insanların çoğu sahte gülüyordu baba, her şeyi sen öğretirdin bana, en zor olanını neden atladın baba? diye sormak için bile çok geçti artık…

    Günler geçti 2007 yılının sonlarına doğru bir gün kayıp gittim sistemin çarkından, hani gençtim? hani yakışıklıydım? hani bana bir şey olmazdı? artık üzerimde takım elbise değil hastane giysileri vardı..

    mutluluk? sorusu soruldu istemeden, dün bir çok şeyken bugün hiç bir şeydim, bunu anlamak için bunları yaşamam gerekmiyordu ya da gerekiyordu… ama acı olan şu ki; anlamıştım…

    sistem hücrelerime öyle güçlü işlemişti ki kanserle mücadelemin ilk yıllarında yeniden sisteme dönebilmek için çabalayıp durdum, döndüm de, sonra hayat tekrar tekrar hatırlattı ait olduğum topraklara dönmem gerektiğini…

    …. ve bu aptal bünye sonunda idrak etti hayatta kalabilmek için bir şeylere başka bir açıdan bakması gerektiğini ve tüm eşyalarımı toplayıp manisaya yerleştim.

    .. evet ege’deyim, arabamın arkasında terliklerim, şortum ve havlum. bir saat uzaklıkta masmavi uzanan deniz, ailem ve sevdiklerim buralarda, çoğu zamanımı onlarla geçiriyorum. diğer yandan ben kendimi buluyorum buralarda, üzerimde ki tüm ağırlıkları atıp hafifliyorum. artık hayatım bir sırt çantasının içinde, evim manisada, ben ise ege’de nerede nefes almak istersem…

    şimdi anlıyorum, kocaman bir “hiç” olmak, hiç bir şeye sahip olmamakmış mutluluk ve özgürlük.