Genel | Davut Topcan's Blog

Hakkımda

Aradan on yıl geçti ve Kanser tekrar kapımdaydı, bu kez annem değil benim için gelmişti. Mide kanseri! Taşlı Yüzük Hücreli türünde öldürücü bir kanser hücresi. Doktorlar kesin birşey söyleyemiyordu, ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştım! Belli ki bu düşman zorluydu. Zorlu bir savaş beni bekliyordu! * İşte bu site bu savaşın hikayesini anatacak...

Devamını Oku >>

  • Çok Okunan Yazılar

  • RSS Feed'lerime Abone ol!

    Sosyal Medya'da Takip Et!

    Genel

    23
    Ağu

    Çingeneler ölümsüzdürler…

    Seni daha önce tanımış olmayı ümit ederdim, bunları sana hasta bedenime hapsolmuş ruhumla değil, bedenimin hızına yetişemeyen bir ruhla yazmak belki dünyayı ikimiz için de çok daha güzel bir yer yapardı… Ama bilirsin işte.. hayat ne zaman adil oldu ki? Bu işler böyledir, sen geldiğinde diğeri gitmek üzeredir, kalpler karşı karşıya gelemez çoğu kez….

    Yıllar yıllar önceydi, henüz aşk hakkında tek kelimelik fikrim yokken (hoş şimdi de olduğunu söyleyemeyiz ya) bir dizide izlemiş ve olacaksa böyle olmalı demiştim kendime… O dizi atv’de oynuyordu, sıcak saatler! sedat yalçın ve buket hazal’ın aşkını anlatıyordu… Dizinin ilerleyen bölümleriydi, buket hastaydı ve hastanede yatarken sedat yalçın, buket hazal’a bir mektup yazmıştı… O satırlar hala aklımdadır, kelimesi kelimesine şunları yazmıştı;

    merhaba güzel kız sonunda sana mektup yazmak için bana gerekli olan mekanı buldum..şiledeyim seninle geldiğimiz otelde..üstelik aynı odada kalıyorum..otel görevlileri neden ısrarla aynı odada kalmak istediğimi anlamakta biraz zorluk çektiler..keşke onlara anlatabilseydim..yazımı okumakta zorlanabilirsin.sebebine gelince..doğrusu pek bi sebebi yok.sadece birdenbire o büyük şairin mektuplarında geçen bi cümleyi hatırladım..’’sağ elimin ustalığındansa ,sol elimin acemiliğini tercih ederim..”doktorlar bendeki bu durumu sağlıklı bi gelişme olduğunu söylüyorlar..
    güzel kız..aşk mektupları konusunda sicilim seninki kadar parlak değil..bi zamanlar mahallemdeki kızlara bol bol ciklet dağıtırdım.dağıtmadan önce de içindeki artist fotograflarını çıkartıp,onların yerine küçük kağıtlara yazdığım aşk mektuplarını yerleştirirdim..ee bu yaptığımın aklaki yöne elbette tartışılabilir ancak kim geçmişinin her anıyla gurur duyabilirki?..(buket okurken arada şunları söyler: seninle gurur duyuyorum serseri..)
    bu gece kumsalda senin için büyük bir ateş yakacağım.alevler birkez daha o gecenin anısı üzerine vuracak..dünyanın bütün çingeneleri bugece benim için toplanacak ama ben içlerinden yalnızca bi tekini göreceğim ve ömrümün sonuna kadar hep seni düşüneceğim..yeryüzünün bütün kumsallarında yakılmış bütün ateşler bizler öldükten sonra bile hep bizi düşünecekler..

    Pek duygusal biri olmadığımı herkes bilir, yani aşk meşk konularından konuşmayı sevmem ben, bazen elime kalem kağıt geçerse karalarım bir kaç cümle… Her şey bu denli kendi içimde olmasa belki de daha yüksek notlar alabilirdim aşk dersinden.. Olamıyorum işte ah bu ben!

    Buna rağmen üstteki mektup hayatımın mektubu olarak kalmıştır… daha iyisi henüz yazılmadı!

    … ve ben aşk mektupları konusunda da pek iyi değilimdir, senin 18 mektubuna sadece 6 mektup ile cevap verebilmişim, belki de sana mektuplar yazabilmek için bana gerekli olan ortamı bulamamışımdır? ya da sadece yazmış olmak için yazmak hoşuma gitmiyordur! yazarken kalbim için gerekli ortamı sağlamalıyım, şileye gitmeliyim belki, senin için ateş yakmalıyım, sonra yeniden başa alıp tekrar denemeliyim…. Belki o zaman içimde sakladığım cümleler dökülüverir…

    Dökülmezse de biliyorum sen beni affedersin…

    Kendime bir çingene bulmak için belki çok geç, belki sen benim çingenem olursun ve belki yeryüzünün bütün kumsallarında yakılmış bütün ateşler bizler öldükten sonra bile hep bizi düşünecekler…

    11
    Ağu

    Durumlar 2

    En son 4 ay önceydi sanırım durumlar yazısını yayınlayışım, onun üzerine ameliyat oldum, doktor oniki kürlük bir kemoterapi protokolü yazdı, bu protokolün altı kürünü bir buçuk hafta önce tamamladım. Kemoterapilerde genellikle doktorlar yarısı bittikten sonra hastayı komple kontrolden geçirip uygulanan tedavinin sonuçlarını görerek tedaviye devam edip etmemeye ya da başka bir kemoterapi ilaç serisine başlamaya karar veriyorlar.

    Bugün benim kemoterapilerimin yarısından sonraki kontrol günümdü, kontrol için detaylı bir pet-ct çekildi. Durumlar ne yazık ki pek iç açıcı değil. Yarın akşama detaylı raporu yazacak doktor ancak pet-ct sonrası kendisi ile yaptığım konuşma sonrası üç ayrı yerde metastaz(sıçrama) olduğunu öğrendim. Bunları zaten istanbula gelmeden önce ben hissediyordum ama tetkikler yapılmadan isimlendiremiyordum. Şöyle ki;

    1- Belimin sağ tarafında kemik metastazı : Bundan iki hafta kadar önce manisada bir şey kaldırırken belimde bir ağrı hissettim, o ağrı belimin sağındaki kemik metastazı ile ilgili hissettiğim ilk ağrıydı, kendi kendime ağır kaldırdığım için olmuştur diye düşündüm. Hatta dün istanbula geldiğimde bu ağrının biraz arttığını hissettim ve manisaya dönünce bir röntgen çektirip onun da icabına bakarım diye düşünürken bugün doktorum, önce kemik metastazı dedi, anlamadım deyip yüzüne bakınca tam belimin ağrıyan yerini gösterip “burası ağrıyor mu?”deyince evet dedim… İşte tam oraya sıçramış kanser dedi… kala kaldım..

    2- Bir kaç aydan beri gene belimde, omurilik civarında uzun zaman oturunca ağrı hissediyordum, koltuklar rahatsızdır herhalde dedim, oturma pozisyonum kötüdür falan deyip geçiyordum, bugün doktorum, ikinci metastazımın omurilik üzerinde olduğunu söyleyince o ağrımı da aydınlığa karanlık bulutlar içinde kavuşturmuş olduk.

    3- Altıncı kemoterapiden sonra yani bir buçuk hafta önce eve geldiğim andan itibaren beslenmemde de bir problem vardı, yediklerimi yutabiliyordum ama yediklerim yemek borumdan geçerken sanki oradaki bir yaraya dokunarak geçiyordu ve canımı yakıyordu, istanbula gelmeden bir gün önce annem ve babamla konuşuyorduk onlara da çok şaşırmasınlar diye biraz ipucu verdim. Çünkü bunun özafagusta bir metastaz olduğundan neredeyse emin gibiydim (buna da deneyim demek lazım) annemlere bu “iyiye işaret değil istanbula gittiğimde benden çok iyi haberler beklemeyin bu kez yapılan kemoterapi bana iyi gelmedi” şeklinde bir konuşma yaptım. İçini ferah tut oğlum gibi şeyler söylemiş olsalar da onların da huzuru kaçtı ancak bilinçaltlarında bu kötü sonuca kendilerini hazırlamaya da başladılar bundan eminim. ve sonuç olarak doktor bugün üçüncü yumurtayı da çıkarttı bir anda, evet özafagusumda yani yemek borumun altında da kanser tekrarlamıştı.

    Günün sonunda elimizde bir yakın iki tane de uzak metastazımız oldu. Doktorlar kemikteki ağrılarımı radyoterapi ile keseceklerini ve kanseri durdurabileceklerini söylüyor… Hani kanser hakkında sadece hasta pozisyonunda olsam bu cümleye çok sevineceğim ama sevinemiyorum. Çünkü artık palyatif dönem denilen evreye girmiş bulunuyorum. Palyatif dönemde artık hastanın iyileşmesi değil daha çok ağrılarını dindirmeye yönelik tedavi uygularlar. Radyoterapi ile de zaten belimdeki ağrılarımı dindirmeye yönelik bir tedavi yapacaklar, tüm kemoterapi sürecim yeniden planlanıp sıfırdan başlanacak.

    Evet, moralim bozuk! bozuk mu? bombok..kızlar siz burayı okumayın, (çocuklar gibi deli gibi ağladım) ölüme bir kaç adım daha yaklaştım… En azından mevcut kemoterapileri bitirip,  ispanya’da bir kaç ay yaşayabilirim diye hayal ediyordum, galiba olamayacak. Enayi gibi 5 yıllık pasaport aldığıma mı yanayım? (sanki beş yılım varmış gibi) Yoksa kısa süreli de olsa hayal kurduğuma mı?…. Aptalın tekiyim ben.. (hani iyi bakın ömrünüzde daha aptalını göremezsiniz çünkü…)

    Her neyse, durumlar böyle işte, boktan! moralim bozuk, aklım karışık, kafam darmadağın, bu gece hastanede kalacağım, güzel bir uykudan sonra belki yarın daha iyi olurum…

    Son olarak sizinle bugün pet-ct çekimi öncesi yaşadığım ilginç bir olayı paylaşacağım;

    Pet-ct çekimi öncesi damardan fdg denilen radyoaktif katkılı bir madde ve sakinleştici verip bir saat kadar haraketsiz bekletiyorlar, bekleme odasında 45 dakika uyuduktan sonra görevli odaya girdi uyandım, ilaçlı bir su içmem için oturmamı söyledi, doğrulup oturduğumda tam karşımda askının üzerinde bir kelebek kanatlarını hızlı bir şekilde çırpıyordu, tekra baktım kelebek hala orada, görevliye “şu kelebeği görüyor musunuz?” dedim, adam baktı, “hayır” dedi, ben tekrar baktığımda göremedim… Ama önce gördüğüm hayal falan değildi, çekimden önceki son 15 dakikamı o kelebeği arayarak geçirdim.

    Çekimler bittikten sonra çıkıp hayyam pasajına nikon D70s body bakmaya gittim, henüz alamasam da, dürüm yedim, taksime gittim, çimenlerde yattım öle avare bir günün sonunda şimdi hastane odamdayım işte.. Tam davut usulü…

    Şimdi geleneksel durum değerlendirmemizi yapalım ve bu yazı da burada bitsin ;

    İhtimaller şöyle;

    Radyoterapiler ağrılarımı hafifletecek ve kemikteki kanserin ilerlemesini belki durduracak, kemoterapiler sıfırdan başlayacak ve ben bilmiyorum ama sanırım artık pek zamanım kalmadı.

    Bundan sonra elimde fotoğraf makinamla ölüme giden bu yolda sağlığım elverdikçe gezip fotoğraflar çekip buralardan yayınlamayı planlıyorum.

    Kendinize iyi bakın, görüşmek üzere…

    (ha yazmayı unutuyordum, yılın aptalı olarak bir de sanki çok yaşayacakmışım gibi gittim bir internet sitesi açtım http://www.foodtripinturkey.com/tr herhalde bu da başarısız ve sahipsiz bir girişim olarak tozlu raflarda yerini alır.. )

    Not: Değerli okuyucu, yazdıklarımdan öyle pes ettiğimi ya da havlu attığımı falan düşünmeyin, öyle bir durum yok. Kabul edersiniz ki durum cidden boktan, doktorlar gene bir tedavi planı belirleyip elinden geleni yapacak bense tedaviden arta kalan zamanda kendimi dağa taşa vuracağım. Endişeye mahal yok.

    03
    Haz

    Dünyayı değiştiren köpek, inanılmaz!

    Bu köpek 2002′de doğmuştu. O üç bacakla doğdu- iki normal çalışan arka ayak ve bir ameliyatla alınan hissiz ön ayak. O tabii doğduğunda yürüyemiyordu ve annesi bile onu istemedi.

    İlk sahibi de onun hayatta kalamayacağını düşünüyordu ve onu uyutmayı düşündü. Fakat daha sonru şu anki sahibi Jude Stringfellow onunla tanıştı ve onun bakımını üstlendi. O bu küçük köpeğe kendi başına yürümeyi öğretmek konusunda çok kararlıydı.

    Ona İnanç adını verdi.

    ATT000012

    Başlangıçta onu bir sırf tahtasına koydu ve hareketi hissetmesini sağladı. Daha sonra bir kaşık fıstık ezmesi kullanarak onu ayağa kalkması ve sıçraması konusunda cesaretlendirdi. Evdeki diğer köpek bile İnanç’a bu konuda destek verdi.

    İnanılmaz bir şekilde, 6 ay sonra İnanç arka ayaklarının üzerinde dengede durmayı ve öne zıplamayı öğrendi. Karda daha fazla eğitimden sonra, insan gibi yürümeyi öğrendi.

    Faith of Dog / Dünyayı değiştiren köpek! from Burak Donertas on Vimeo.

    ATT000026

    Şimdi İnanç etrafta yürümeyi çok seviyor. Nereye giderse gitsin, hep ilgi odağı halinde. Uluslararası alanda hızlıca ünlü oluyor ve birkaç televizyon şovu ve gazeteye çıktı.

    Şimdi “Az Bir İnançla” adında onun hakkında bir kitap çıkacak. Harry Potter Filmlerinden birinde oynaması bile düşünüldü.

    ATT000031

    Şu anki sahibesi Jude Stringfellew öğretmenlik işini bıraktı ve onunla dünyayı dolaşıp mükemmel olmayan bir vücutta bile mükemmel bir ruh olabileceğini öğretmek istiyor.

    ATT000048ATT000055ATT000064ATT000089ATT000093ATT000107ATT0000710

    Hayatta hep istenmeyen şeyler olur, fakat daha iyi hissedebilmek için sadece hayata farklı bir yönden bakmak yeterlidir.

    Umarım bu mesaj herkese taze yeni bakış açıları getirecektir ve herkes her güzel gün için şükran duyup teşekkür edecektir.

    İnanç hayatın gücünün ve mucizevi başarının devamlı bir kanıtı.

    Not: Bu yazının tamamı bana gelen bir emailden alıntıdır.

    24
    Nis

    FF Test

    ignore it pls!

    21
    Nis

    Chevrolet Cruze Test Sürüşü

    cruze-4d-2009-gallery-exterior-01

    Bu aralar bir araba almaya karar verdim ve gözüm sürekli etraftaki arabalarda… Araba için ayırdığım para ile orta segmentteki bir araba alabiliyorum. Orta segment araçlar içerisinde en fazla incelediğim kriterler şunlar;

    • Güvenlik
    • Hız
    • Yol tutuşu
    • Rahatlık
    • Yakıt tüketimi
    • ve tabii ki fiyat

    Bu kriterleri detaylı olarak incelediğimde fiyat yönünden en uygun ve güzel görünen araç Chevrolet Cruze olarak görünüyordu… Gerçekten de görünüş olarak etkileyici bir araba. Hızlıca aracı internetten inceledim ve bir bayiden test için araç rica ettim, sağolsunlar beni kırmayıp şirkete kadar getirdiler siyah cruzoyu…

    Şirketin önünde kısa bir selamlaşmanın ardından sürücü koltuğuna yerleştim, ilk izlenim “etkileyici” ön paneli güzel yapmışlar çünkü, kullanılan malzeme iyi ve tasarım güzel. Direksiyon simiti Opel İnsignia ile aynı simit. Sportif ve ağırbaşlı arası tasarımları seviyorum.

    Gelen araç otomatik vitesli olmasına rağmen sürüşte problem yaşamadım, ilk araba kullanım zamanlarımdan beri düz vites araba kullandığım için otomatik vites ne kadar rahat olsa da ben hala düz vites ile rahat ediyorum, bunun sebebi de alışkanlıktan ziyade arabaya tamamen hakim olma isteği…

    Arabayı teslim aldığım yer Tophane idi, arabayı çalıştırıp pencereleri kapattım hemen, rolantide içeriye ses almıyordu diyebilirim ve haraket ettik, rotamız önce beşiktaş, oradan sahil yolu ile bebek ve yokuştan yukarı çıkıp TEM’e bağlanıp aracın hız performansını da gördükten sonra şirkete dönmekti.

    Sırasıyla deneyimlerimi paylaşayım elimden geldiğince objektif olmaya çalışacağım..;

    • Araba motor sesini içeriye fazla almıyor…
    • Düz yolda gidişi oldukça iyi, kavramaları vs..
    • Bebek yokuşunu otomatik viteste çıkmama rağmen gayet seri çıktı, ki manuel viteste çok daha iyi çıkacağından eminim.
    • Müzik sistemi gerçekten iyi, ama arka tarafta kolon yok.
    • Bagajı oldukça geniş
    • TEM’e çıkıp 140-150-160 hızlarına otomatik vites ile çıktım, otomatik şanzımana alışkın olmadığım için olabilir hızlanmalar bana çok seri gelmedi. Ama bu kesinlikle otomatik şanzımann problemi, kontrol sizde değil.
    • Hızlı giderken de içeriye ses alma durumu bence kötü değil,
    • Bir de arabayı cidden kötü bir yola sokup sarsıntısına baktım, süspansiyon bence şahane… Takır takır bir yolu hissetmeden gidebiliyorsunuz..
    • Aracı kullanırken ayakları yere basan ağır bir şey kullandığınızı hissedebiliyorsunuz, bu da sürüş keyfini katlıyor.
    • Ek olarak araca takılan marşpiyeller (yanlış yazmış olabilirim) cruzo’yu yolların efendisi gibi gösteriyor.

    Günün sonunda araç gerçekten iyi ve bence orta sınıf bir araç alınacaksa alınabilir. Eski Chevrolet’lerde hangi motor kullanılıyordu, kullanılan malzeme kalitesi nasıldı bilmiyorum ama bu modelde , Opel’in yıllardır kullandığı EcoTek motor kullanılmış, bir çok parçası opel insignia ile aynı.. En önemlisi de bu aracın altyapısı GM altyapısı ile üretilmiş. Bu da doğal olarak belli bir kalite standardını garanti ediyor.

    Bu kadar saydık, şimdi bana gelelim, ben bu aracı alacak mıyım? Elimde şu an iki seçenek var ikisinden birine karar verip alacağım. Biri bu diğeri ise Nissan Qashqai, artık yaşlandık sayılır ağır başlı arabalar tatmin ediyor ancak…

    Qashqai ile bu araç arasında iyice düşünüp birini alacağım gibi duruyor…

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    chevrolet cruze

    14
    Nis

    “Başladığın gibi bitir” ya da “You can go now !”

    you can go now loser

    Hayatın her alanında çok önem verdiğim bir konudan bahsedeceğim şimdi sizlere, hayatımızın her alanında bir şeyler başlıyor ve eninde sonunda bitiyor, yaşamın başladığı noktanın bile bir bitişi yok mu zaten…

    Nerdeyse 30′lu yaşlarıma merdiven dayadım ve ben dahil herkeste yeni bir şeyler mükemmel bir heyecanla başlıyor, yeni iş, yeni aşk, yeni bir araba vs daha bir sürü örnek sayılabilir.

    Önemli olan bunların nasıl başladığı değil nasıl bittiğidir!

    Mükemmel sayılacak derecede bir işe girersiniz, hayatınızın işi olur, gel zaman git zaman işten çıkartılabilirsiniz ya da yeni sulara yelken açmak için siz ayrılabilirsiniz, burada dikkat edilmesi gereken, sözleşmenizde yazan kurallara tam olarak uymanızdır, gizli gizli iş arayıp yeni bir iş bulunca mevcut iş yerinize çarşamba günü gidip Cuma ayrılacağınızı söylerseniz, hem küfür yersiniz (ki bence bu en hafifi) ardınızda bıraktığınız kapıyı sonuna kadar kapatmış olursunuz… Ayrıca bu davranışınız genel olarak çalışanlar adına kötü bir temsil oluşturacak ve iş hayatında genel çalışan puanını da aşağı çekecektir, siz bu şekilde gittikten sonra işveren bundan sonra sözleşme şartlarını ağırlaştırıp iyi niyet değerlerini sıfıra düşürecektir. Sizin yaptığınız tek kişilik hatayı o iş yerinde sizden sonra çalışan ve çalışacak olan herkes olumsuz olarak ödeyecektir…

    Demek ki neymiş, işe başlamanız sizi sevindirmek dışında kimseyi etkilemezken, işten etik dışı şekilde ayrılmanız kim bilir kimleri etkileyecek…

    Aşk meşk konularında da benzer durum söz konusudur, birine aşık olduğunuzu düşünün, nasıl mutlu olursunuz, heyecan doruktadır, dünyanın yedi harikuladesinden biri oluverir bir anda, e daha düne kadar tanımıyordun? Bugün ne oldu? Oluyor işte yadırgamıyorum… Yadırgadığım nokta gene bitişler…bitirişlerdir. Çevrenize bir bakın kaç kişi var sevgilisinden saygılı, edepli ayrılıp görüşmese bile ciddi bir durum olduğunda “Alo” diyebilen?

    İşte hocam ne olursa olsun kötü olmamak lazım, kötü olmamak için de saygıyı korumak lazım…

    Ben hayatım boyunca hiçbir ilişkimde [ekstrem durumlar hariç] kötü kalmadım, olmadıysa, olamıyorsa ceketimi alıp çıkıp gittim, ha ne oldu, yeri geldi en olmadık yerde karşılaştık, merhaba deyip oradan buradan konuşmayı becerebildik.

    Bir de bunu beceremeyenler var onlar gene kendi hatalarının cezasını başkalarına ödetiyorlar ve belki bir gün hesap dönüp dolaşıp kendilerine de kesiliyor.

    Mesela;

    Bundan bir kaç yıl önce bir arkadaşım vardı, ortalamanın üstünde bir yakışıklılığı ve ciddi bir umursamazlığı vardı. Bir kızı genellikle aynı gün içinde yatağa atıp, sevişmesi bittikten hemen sonra kadına “you can go now” deyip tekmeyi basan biriydi, uzun zaman neden böyle biri olduğunu anlayamadık ve tahminimiz bir zamanlar bir kadının buna sağlam bir kazık atarak psikolojik sorunlar bıraktığı yönündeydi…. Sonradan öğrendik ki, bu arkadaşın kadınlara bu denli düşmanlığı gene bir kadından kaynaklanıyormuş… Zamanında duygusal olarak bağlandığı bir kadın çok kötü bir kazık atmış, o günden sonra kadınlara düşman olmuş, yakışıklı da bir arkadaş olduğu için önüne gelen kadını cezalandırıp, kendilerini “ucuz fahişe” gibi hissetmelerini sağlıyordu.

    Gene de yaptıklarını bu neden haklı çıkarıyor mu emin değiliz…. olamayacağız da…. belki de haklıdır… Bilemiyorum ama burada anlatmak istediğim sadece bir erkek veya kadının hatasının aslında nerelere varabileceğidir. Siz bir bitişi “ahlaksız” şekilde gerçekleştirirken aslında topluma da ahlaksız bir birey kazandırıyorsunuz…

    Bu sebeplerden hayatınızda ne yaşarsanız yaşayın, başladığınız gibi güzel bitirin, bitmesi gerekiyorsa alın karşınıza konuşun, emin olun bu bile karşınızdaki için büyük bir değerdir ve ne söylerseniz söyleyin, sadece dürüst olun. Durumu anlatan en net cümle hangisi ise onu kurun…

    Anlatmak istediğinizi anlatabilmeniz için ikinci bir fırsatınız olmayabilir,

    .. ve iyi insanlarla temas etmek istiyorsanız hemen şimdi, şu dakika, siz iyi olmaya başlayın, bol bol empati yapın, bir şeyi yaparken muhakkak düşünün, “yaptığınız şey ya kendinize yapılsaydı?” Haklı olsanız bile bir anda yüz çevirdiğiniz birini düşünün, hiçbir şey söylemeksizin ya da haklı olsanız bile ayrlmak istediğiniz işiniz olabilir, kendinizi işveren yerine koyun…

    Yapmazsanız ne olur? Bir gün o “hak” döner dolaşır mutlaka size “you can go now” olarak geri döner…

    Sevgiler.

    27
    Mar

    İki Sosyal Sorumluk Projesi, İlk Teleskobum ve İşsizlere İş

    selcukerdem-389_1w-289x300İlk Teleskobum

    Son dönemde değişik alanlarda sosyal sorumluluk projeleri görmek beni sevindiriyor. Biri yakın zamandan beridir FriendFeed’de gördüğüm Nurcan Örtügen Gök isimli arkadaşımın yaptığı proje, çocuklara gökyüzü ve bizim dışımızda ki uzay hakkında daha fazla bilgi vermek için başlattığı projeyi destekliyor ve yapılması gereken ne varsa elimden gelen ne varsa yapacağımı buradan da iletiyorum kendisine.

    Şu bir gerçek ki eğitim çocukluktan başlıyor ve belki de ne olmak istediğimize daha o yaşlarda karar veriyoruz, eğer gökbilimi gibi konularda da yeterli bilgiyi alırsak neden çıtalarımızı daha yükseklere taşımayalım ki…

    Proje detayları için : http://www.ilkteleskobum.org

    50 işçi alan işverene Yavuz Bingöl’den konser

    Bir diğeri de televizyondan öğrendiğim ve gerçekten beğendiğim bir iş. Yavuz Bingöl hiçkimseden destek almaksızın kendi başına attığı bu adımla bence çok iyi bir iş yapıyor. Her hangi bir işveren işyerine 50 işsizi işe alınca Yavuz Bingöl o işyerine hiçbir ücret istemeksizin gidip konser veriyor. Ben çok beğendim, umarım bu haber daha fazla işverene ulaşır ve güzel yurdumun insanları işsizlik sorunundan kurtulurlar…

    17
    Mar

    “Yani var ama, yok!” Kaan Sezyum…

    Bir kaç aydır arabam yok, işe otobüsle gidiyorum, otobüs yeşil olursa ne ala.. değilse uzun boyumdan dolayı sığabileceğim bir koltuk bulup oturmaya çalışıyorum. Kendime oturabilecek bir koltuk bulabilmişsem ve bir de cam kenarıysa ne ala.. Çıkartıyorum telefonumu ve sevdiğim yazarları okuyarak gidiyorum işe.

    Kaan Sezyum uzaktan takip ettiğim biri, yakın zamanda eşini kaybetti. Öncelikle başı sağolsun. Her ne kadar merhabamız olmasa da çok üzüldüm. Hani akrabalarımdan birini kaybetmişim gibi üzüldüm. Nasıl bir empati kurduysam, sanki deliler gibi aşık olduğum kadını kaybetsem bende böyle mi hissederdim. Yaşayabilir miydim? sorusu dolaşıyor beynimde… Ya da deliler gibi aşık olduğum kadını ansızın bırakıp gitsem… Ne yaşardı geride kalan… Aşk yoksa kötü birşey mi?

    Olamaz.. Kaan Sezyum’un hayata tekrar dönüp yazdıklarını okuduktan sonra artık aşkın kötü birşey olduğuna beni kimse inandıramaz.

    Sabah işe giderken okudum yazıyı ve sabahtan beri bir hüzün ki atamadım üzerimden bir türlü… Şu an yatağımdayım uyumayı düşündüm az önce ama gene beynimde o cümleler uçuşmaya başladı ve hissettiklerimi yazmazsam uyuyamayacağımı anladım.

    Hayatın tek gerçeği ölüm işte… ve yaşanan güzel şeyler kar kalıyor.. gerisi hikaye.

    Yazı işte burada: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=985451&Yazar=KAAN%20SEZYUM&Date=13.03.2010&CategoryID=41

    Ben yazıyı kopyalayıp arşivledim, ilgili gazete kaynak gösterilse dahi yazı kullanılamaz demiş o yüzden sadece kaynak vereyim. Aslında niyetim yazıyı da buradan alıntı şeklinde verebilmekti. Olmadı nasip değilmiş.

    İyi geceler…

    02
    Mar

    Hayata “S” vermek

    Dans edenlerin bildiği ve dikkat ettiği bir konudur S ritmi, sayıların bir yerinde S vererek dansınıza nefes aldırırsınız. Bir an bir sayı durur sonra devam edersiniz.

    Bu aralar dans gurubumun aktiviteleri çoğaldıkça ben de iyice yoğunlaştım, kafamı kaşıyacak vaktim yok desem yeridir. 4 Mart Türkiye Patent Ödül töreninde gösteri teklifi aldık, guruptan 5 çift Ankara’ya gidip Başbakan Erdoğan’ın da katılacağı törenin açılşını dans ile yapacak.

    Gösteriyi hazırlamak için bir pazar tam günüm ve iki akşamım vardı. Pazar günü sabah saat 10′da dans salonuna girdik ve seçtiğim müzikleri mixledikten sonra koreografileri salonda yazdık ve öğrettik.

    Dün çalışmak için bilgisayarımı unutmuştum, babaö mecidiyeköye kadar bilgisayarımı getirdi ve bilgisayarımı aldıktan sonra beklerken, farketmeden hayata kısa bir S veriverdim…

    Trafik yoğundu ve babamı otobüse bindirmek için beklerken, önümde duran otobüste, cam kenarında oturan güzel vir kız bana bakıyordu, kısa bir bakışma sonrası hafif çapkın bir tavırla göz kırptım, kız gülmeye başladı… Ben gülmeye başladım… Sonra kafamı çevirdim ve otobüs de gitti zaten.

    Bir an ya da sadece o an çok güzel bir andı. Kimdi o kızcağız bilmiyorum ama karşıma bir daha çkarsa kaçırmam.. 40 yıllık karı kocanın bile iletişim kurmakta zorlandığı şu dünyada kaç metre uzaktan gözlerle konuşmayı başardığım birine rastladım…

    Sonra döndüm ve cevahir alışveriş merkezinin sahnesine doğru yol aldım, bekleyen ve yetiştirilmesi gereken 10 kişinin ağırlığıyla…

    12
    Şub

    Ali Saydam ile İletişim ve İlişki üzerine

    Bugün ikinci kez dinlemeye gittim Ali Saydam’ı, daha önce ki sunumda yeterince zamanım olmadığı için erken çıkmıştım, bu sefer neredeyse sonuna kadar dinleyebildim.

    Öncelikle şunu belirteyim, Ali Saydam’ı eleştirmek benim boyumu aşar fekat sunum ile ilgili fikirlerimi paylaşabilirim sanırım.

    Konu iletişim ve ilişkiydi, ikisi ile de yakından ilgiliyim (iletişim kurduğum kadınlarla ilişki yaşıyorum şeklinde değil tabi) çünkü ikisi de yaşamın bütünüyle yakından ilgili, en azından ben hayatımın her alanında kullanıyorum. Her ne kadar bugün ki sunumda azıcık sıkılmış olsm da Ali Saydam yeniden konuşma yaparsa bilet parası koysa bile dinlemeye giderim. Neden iletişim ve ilişki benim için bu kadar önemli?

    Her yeni gün yeni birileriyle karşılaşıyorum veya karşılaştığım birileriyle bir yerde iletişim kurmam gerekiyor, ilk iletişim ve iletişimimin devamını ne kadar iyi sağlayabilirsem devamı o kadar hayrıma gelişiyor. Birkaç farklı örnek vereceğim;

    Diyelim ki; İş arıyorum ve katıldığım ortamlardan birinde tesadüfen bir işveren ile tanışma fırsatım oldu, burada iletişim ve iletişimin kalitesi başlıyor. Ne kadar kaliteli bir iletişim kurarsam sanırım işveren ile bir ilişki yaşama ihtimalim artar (ama burası benim için de muallak umarım Ali Bey bu yazıyı görür ve açıklama getirir; soru şu : karşımda bir işveren varsa ben ne tür bir iletişim kurmalıyım? ya da karşımdaki kişiye göre iletişimin türü değişmeli mi?) Kaba tabirle iletişim başladı, ğer işi alırsam bu ilişkiye döner.

    Ya da bir kızla tanıştın, tek gecelik ilişki yaşarsan “consumer”, sevgili olursan “cutomer”, evlenirsen “client” oluyormuşuz.

    İlginç tesbitler gerçekten :)

    Bir de Ali Saydam asıl konuyu anlatmadan önce konuya öyle bir yerden başlıyor ki, konu başlığına gelene kadar neredeyse başka bir sürü şeye cevap bulmak ya da olmak zorunda kalıyorsunuz. Bu da konsantreyi zorluyor bir miktar.

    Ve aklıma takılan bir konu daha, sunumun ortalarında öyle bir soru sordu ki herkes bir kalakaldı, soru şu : “Ne için yaşıyorsunuz?” , bir cevap aşk için di, Ali Bey’e göre doğru olan cevabı yazmayacağım, bende buradan tüm okurlara sorayım

    NE İÇİN YAŞIYORSUNUZ? (yorum olarak cevaplayabilirsiniz ;) )