Kanser Tedavisi Görürken | Davut Topcan's Blog

Hakkımda

Aradan on yıl geçti ve Kanser tekrar kapımdaydı, bu kez annem değil benim için gelmişti. Mide kanseri! Taşlı Yüzük Hücreli türünde öldürücü bir kanser hücresi. Doktorlar kesin birşey söyleyemiyordu, ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştım! Belli ki bu düşman zorluydu. Zorlu bir savaş beni bekliyordu! * İşte bu site bu savaşın hikayesini anatacak...

Devamını Oku >>

  • Çok Okunan Yazılar

  • RSS Feed'lerime Abone ol!

    Sosyal Medya'da Takip Et!

    Kanser Tedavisi Görürken

    29
    Ağu

    Son 36 saat…

    Kanser’in kemiklerime sıçramasından bu yana ağrılarım gün be gün daha da artarak devam ediyor,doktorlar aldığım radyoterapilerin bu ağrıları keseceğini söylüyor ama henüz yarısına geldiğim halde pek hafifleyen bir ağrım yok açıkçası. RT’ler bittiğinde rahatlamayı umarak dişimi sıkıyor ve geçiriyorum günlerimi.

    Bunun yanında RT doktorum yeşil reçeteli güçlü bir ağrı kesici verdi, onu içince kafam güzel oluyor biraz ama ağrılarım da kısa bir süreliğine de olsa geçiyor. Son üç haftada tüm hayatım boyunca almadığım kadar ağrı kesici aldım sanırım. Ya da son üç haftada hayatım boyunca olmadığı kadar güzel oldu kafam…

    Onkoloji doktorum Nil Molinas Mandel, kemiklerim için alacağım RT’lerin yanında bir de güçlendirici ilaçlar verdi her gün sabah akşam kalsiyum ve protein alıyorum. Bir de ayda bir serum olarak yapılması için bir iğne verdi. 5 kalem ilaç bin lira tuttu… Hastalandığımdan beri galiba trilyon filan gitmiştir… Her neyse!

    Bu ilaçlardan ayda bir alacak olduğum serumu cuma günü koluma bir katater taktırıp aldım. Ve cumadan beri ateşler içinde yanıyorum, kafamı kaldırmadan yattım bu sabaha kadar… yaklaşık 36 saattir soğuk duşlar, ateş düşürücüler derken bu sabah uyandığımda ateşim 37 lere düşmüştü. Meğer tüm bunlar cuma aldığım serumun yan etkisiymiş…

    Bu süreçte bir an bile başımdan ayrılmayan annem ve babam bir de yeğenime ne desem azdır herhalde… En kötüsü de onları çok üzdüm.

    Şimdi toparlayıp kitabımın yayını için işlere dönmeliyim…

    23
    Ağu

    Çingeneler ölümsüzdürler…

    Seni daha önce tanımış olmayı ümit ederdim, bunları sana hasta bedenime hapsolmuş ruhumla değil, bedenimin hızına yetişemeyen bir ruhla yazmak belki dünyayı ikimiz için de çok daha güzel bir yer yapardı… Ama bilirsin işte.. hayat ne zaman adil oldu ki? Bu işler böyledir, sen geldiğinde diğeri gitmek üzeredir, kalpler karşı karşıya gelemez çoğu kez….

    Yıllar yıllar önceydi, henüz aşk hakkında tek kelimelik fikrim yokken (hoş şimdi de olduğunu söyleyemeyiz ya) bir dizide izlemiş ve olacaksa böyle olmalı demiştim kendime… O dizi atv’de oynuyordu, sıcak saatler! sedat yalçın ve buket hazal’ın aşkını anlatıyordu… Dizinin ilerleyen bölümleriydi, buket hastaydı ve hastanede yatarken sedat yalçın, buket hazal’a bir mektup yazmıştı… O satırlar hala aklımdadır, kelimesi kelimesine şunları yazmıştı;

    merhaba güzel kız sonunda sana mektup yazmak için bana gerekli olan mekanı buldum..şiledeyim seninle geldiğimiz otelde..üstelik aynı odada kalıyorum..otel görevlileri neden ısrarla aynı odada kalmak istediğimi anlamakta biraz zorluk çektiler..keşke onlara anlatabilseydim..yazımı okumakta zorlanabilirsin.sebebine gelince..doğrusu pek bi sebebi yok.sadece birdenbire o büyük şairin mektuplarında geçen bi cümleyi hatırladım..’’sağ elimin ustalığındansa ,sol elimin acemiliğini tercih ederim..”doktorlar bendeki bu durumu sağlıklı bi gelişme olduğunu söylüyorlar..
    güzel kız..aşk mektupları konusunda sicilim seninki kadar parlak değil..bi zamanlar mahallemdeki kızlara bol bol ciklet dağıtırdım.dağıtmadan önce de içindeki artist fotograflarını çıkartıp,onların yerine küçük kağıtlara yazdığım aşk mektuplarını yerleştirirdim..ee bu yaptığımın aklaki yöne elbette tartışılabilir ancak kim geçmişinin her anıyla gurur duyabilirki?..(buket okurken arada şunları söyler: seninle gurur duyuyorum serseri..)
    bu gece kumsalda senin için büyük bir ateş yakacağım.alevler birkez daha o gecenin anısı üzerine vuracak..dünyanın bütün çingeneleri bugece benim için toplanacak ama ben içlerinden yalnızca bi tekini göreceğim ve ömrümün sonuna kadar hep seni düşüneceğim..yeryüzünün bütün kumsallarında yakılmış bütün ateşler bizler öldükten sonra bile hep bizi düşünecekler..

    Pek duygusal biri olmadığımı herkes bilir, yani aşk meşk konularından konuşmayı sevmem ben, bazen elime kalem kağıt geçerse karalarım bir kaç cümle… Her şey bu denli kendi içimde olmasa belki de daha yüksek notlar alabilirdim aşk dersinden.. Olamıyorum işte ah bu ben!

    Buna rağmen üstteki mektup hayatımın mektubu olarak kalmıştır… daha iyisi henüz yazılmadı!

    … ve ben aşk mektupları konusunda da pek iyi değilimdir, senin 18 mektubuna sadece 6 mektup ile cevap verebilmişim, belki de sana mektuplar yazabilmek için bana gerekli olan ortamı bulamamışımdır? ya da sadece yazmış olmak için yazmak hoşuma gitmiyordur! yazarken kalbim için gerekli ortamı sağlamalıyım, şileye gitmeliyim belki, senin için ateş yakmalıyım, sonra yeniden başa alıp tekrar denemeliyim…. Belki o zaman içimde sakladığım cümleler dökülüverir…

    Dökülmezse de biliyorum sen beni affedersin…

    Kendime bir çingene bulmak için belki çok geç, belki sen benim çingenem olursun ve belki yeryüzünün bütün kumsallarında yakılmış bütün ateşler bizler öldükten sonra bile hep bizi düşünecekler…

    17
    Ağu

    Bugün Mutluyum!

    Manisa’ya gelip hızlıca beğenerek tuttuğum ev bir süre sonra ızdıraba dönüşmüştü o yüzden o günden beridir kiralık ya da satın almak üzere bir ev arıyorduk, sonunda bugün bulduk! hem de manisanın en güzel yeri, en güzel sitesinin içinden…

    Barış Alanı Sitesi…

    Site içinde küçük bir hayvanat bahçesi, günün ortasında bile güneşten koruyan, her tarafı kaplamış ağaçlar, kafeterya, market, tenis kortu, çocuk oyun alanı ve basket sahası  gibi bir sürü güzel özelliğe sahip bir site…

    Manisaya ilk geldiğimde arabam yoktu ve detaylıca araştıramadan bir ev kiralamıştım, evin durumu ve bulunduğu site gayet iyiydi başlarda ama ilk anda farkedilemeyen bir kaç felaket ile karşı karşıya kalacağım günler beni bekliyordu.

    Lanet olası tren felaketi ilk sıradaydı..

    Evin yakınından geçen tren yolu ve menemen yolu hiç tahmin edemediğim şekilde hiperaktifti.. Menemen ve Aliağa yolu olduğu için sürekli bir kamyon geçişi ve gürültüsü beraberdi, bunun yanında bir de tren vardı ki akıllara zarar… Her tren geçişinde televizyonun sesini açmak zorunda kalıyordum… Sanırım hayatımın geri kalanında bir tek tren daha görmek istemiyorum! Bir tren bu kadar mı gürültülü çalışır yahu.. Evin kapısını penceresini kapatsan ses azalıyor ama bu sefer de sıcaktan durulmuyor… Velhasıl sessizlik ve huzura ihtiyacım olan bu dönemde bu faktörler evden ilk nefret etme sebebim oldu.

    Bir polis ve diğer lanet olası, geri zekalı, cahil, vicdansız site sakinleri (hepsinin anasını sikeyim!)

    Şimdi değerli okuyucu, öncelikle küfrettiğim için beni affet ama şimdi anlatacağım hadiseden sonra eminim sende oturduğun yerden iki okkalı küfür savuracaksın farketmeden… Olay şöyle;

    Malumunuz kanser hastasıyım, ağrı sancı, halsizlik vs bunlar ile yakın akrabalık ilişkileri içerisindeyiz ve bildiğiniz üzere kemoterapi denilen tek dişli canavar her iki haftada bir canıma okuyor, beni halsiz düşürüyor ve bazen adım atacak kadar bile gücüm olamıyor… Böyle zamanlarda arabamı evin girişine kadar çekiyorum ki benim evin girişi yolun sonu, kimsenin geçiş yolunu falan da kapatmıyorum. Bir kaç kez böyle arabayı evin önüne bırakınca bizim değerli (orosbu çocuğu) site sakinlerinden (ilk polis olan) babama gelip arabayı buraya koymayın demiş… Babam da kibarca, benim durumumdan ve bunun bir zorunluluk hali olduğundan bahsetmiş, peki bu annesini zenciler sikesicenin polisi ne cevap vermiş? sitenin kuralları var buraya parkedemezsiniz vs… Babam “anlamadınız galiba, durumun bir sağlık problemiyle ilgili olduğunu söyledim” Bu pezevenk gene anlamıyor, babam da sen ne iş yapıyorsun diyor, polisim demiş, babam da “belli” demiş, bu araba buraya çekilecek elinden geliyorsa bişey yap deyip geçmiş,, o gün bu gündür bu pezevenk bize surat yapıyor… Ardından bir kaç kez daha diğer site sakinlerinden bazıları gelip arabayı oraya koymamamız konusunda uyarıda bulunmayı denedi, cevap verip gönderdik… Hani ben hayatımda böyle cahillik, böyle vicdansızlık görmedim.

    Allah belalarını versin hepsinin…

    Allaha şükürler olsun ki şimdi bulduğumuz sitede daha eve taşınmadan insanlar gelip hoşgeldiniz falan diye karşıladı, daha ilk dakikada doktor bir arkadaşlar tanıştık, cunda’lıymış kendisi, birlikte dalışa gideriz falan diye sözleştik…

    Bu siteden ve bu sitenin insanlarından kurtulup daha aklı başında insanların içine, daha düzgün güzel bir siteye taşındığım için mutluyum!

    Bundan sonra her şey daha iyi olacak…

    Not 1: Sözüm elbette tüm polislere değil, ancak ortaokul ya da lise mezunu olup beline taktığı silahla kendini vahşi batıda kovboy zanneden cahil cüheyla bir dolu polis olduğunu her halde bunu okuyacak emniyet mensupları da inkar edemez.. Bunların yanında elbette gayet aklı başında düzgün emniyet mensuplarını da tanıyorum.

    16
    Ağu

    Günler geçerken

    Bu günler biraz belirsiz geçiyor, haftasonu kendime küçük bir tatil ikram ettim, istanbul’da yapılan onca tahlil ve aldığım onca kötü haberden sonra manisaya dönüşümü çanakkale üzerinden yaptım. Amacım yeşil ve mavinin yanyana olduğu yollardan geçerek, durarak kendimi daha iyi hissetmeye çalışmaktı. Annemle babamın yanına suratım asık, mutsuz bir şekilde dönmek istemedim.

    İlk durağım marmara ereğlisiydi, cuma akşamımı orada basit bir pansiyona bolca para ödeyerek geçirdikten sonra cumartesi sabah saat sekizde gözlerimi açıp çıktım yola, yollarda dura dura güzel molalar vererek altınoluğa kadar geldim ve kız kulesi beach&otel’de konaklamaya karar verdim. O kadar güzel geldi ki orası bana, o kadar dinlendirdi ki… çoğu zaman hiç birşey düşünmeksizin uzaklara dalıp gitsem de pazar akşamına kadar kendimi toparlamayı başardım.

    Cumartesi gece saat 23 civarı shorti’mi giyip denize daldım, denizin karanlık ve zifiri sularında elime balık tutmak için aldığım sepeti götürüp denizin ortasına bıraktım… sonra biraz yüzüp çıktım denizden ve kurulandım… kaldığım otelin (otel derken denize beş adım mesafede yapılmış odalardan bahsediyorum) iskelesi vardı, iskelede bir amca balık tutmaya çalışıyordu, bir de görevli arkadaş Ata ile ordan burdan, havadan sudan ve balıklardan muhabbet ettikten sonra ben üzerime bir pike alıp uykuya dalmışım iskelede… ışıklar kapanmıştı, kapkaranlık bir iskelede döşeklerin üzerine uzanmış tatlı tatlı uyuyordum, kulağımı deniz ve dalga sesleri okşuyordu…. ben kendimi ne kadar kötü hissediyorsam denizin çıkardığı o sesler “sakin ol iyi olacağız” der gibiydi…

    Sakin ol iyi olacağız…

    IMG_0259_sml_blg

    Kanser hastalarının çoğunda gözlemlenen bir sendromu yaşıyorum, kendini dağa taşa, yeşile verme, sessiz sakin bir ortamda olma sendromu… Evet, şu aralar tek ihtiyacım bu, böyle denize gireyim ama sessiz sakin… çayırlara yatayım, uzanayım saatlerce ama öyle çok şey düşündüğümden değil beynimin kendini deşarj etme yöntemi gibi.. rüzgar ya da dalga sesleri fısıldasın kulağıma… ”Sakin ol iyi olacağız…

    Evdeyim… annem ve babam… dün akşam evdeydim.. babama sarılmadım, hani öyle sarılsam, hani öyle bir an göz göze gelsek, hüngür hüngür ağlayacak ve biliyorum bende dayanamayacağım, en güzeli öyle duygusal bir ortam olmasına izin vermemekti… vermedim.. kimse ağlamadı.. babam bir an dayanamadı ama çabuk toparladı… bu yaşananlar filmlerdeki gibi olmuyor… olamıyormuş, güçlü kalabilmek için duygusal anlara izin vermemek gerekiyormuş… Hani tüm aile en küçük bir kıvılcımda hüngür hüngür ağlayacak gibiyken…

    … ve dün akşamı öyle ağlamaksız bir şekilde atlatmayı başardım, bugün daha iyiyiz…

    Sakin, sessiz….

    30
    Tem

    6. kemoterapi öncesi…

    Sevgili günlük, Manisa’ya taşındığımdan beri seninle pek ilgilenmediğim doğru, dahası “sevgili günlük” diye blog yazmaya başlamak küçük kız çocuklarının günlük tutmasından farksız, bunun için benden utanıyorsun ve belli etmiyorsun farkındayım. Buralar öyle mükemmel yerler değil, burada olmak için belirlediğim sebepler beni burada tutmaya yetiyor evet ama Manisa mükemmel bir şehir diyemem… Hatta senin huzurunda Vali ve Belediye başkanına bir açık mektup yazmaya hazırlanıyorum, şimdilik aramızda kalsın.

    Son bir kaç gündür pek keyfim yok, yani var gibi ama gerginim, karnımda bir miktar ağrı vardı, yılların ve yolların deneyimli hastası olmanın verdiği ukalalıkla her hangi bir yerim ağrıdığında bu ağrının neye delalet olabileceğini kestirebiliyorum ufaktan. Karnımda ki ağrı bende gerginlik yaratıyorsa ben susayım siz anlayın akla gelebilecek kötü şeyleri.

    Bu hayat benim için o kadar ilginç bir hal aldı ki anlatamam, bu kadar ilginç bir hayatın ardından öldüğümde Tanrı’dan huzuruna özel bir davet bekliyorum, benimle tanışmak isteyecektir eminim artık bundan. Şimdi insan hadisesini ikiye ayıralım, beden ve ruh.. Bedenim malum boku yemiş durumda, yorgun hasta ve sorsan büyük ihtimalle 70 bilemedin 69 yaşında, diğer yandan ruhum çocuğun önde gideni, bildiğin çocuk yahu.. gün içinde yapmak istediklerini anlatsam beni ciddiye alıp okumazsınız bile. Herif koşmak hoplamak zıplamak, dağlara tırmanmak falan istiyor. Ama bedenim bir ihtiyarın ağır başlılığı ile “hayır evlat bunlar bize göre değil, üzgünüm” diyor… Ruhum, bir çocuğun dedesinin elinden tutup çekiştire çekiştire bakkala dondurma almaya gitmesi gibi bedenimi sürükleye sürükleye yapmak istediğinin belki de yüzde onunu zorlukla yapabiliyor.

    Genç ve kabından taşmaya hazır su kıvamında kanser hastası olmak böyledir işte. Hayat size gol attıkça artık sadece yediğiniz değil attığınız golleri görmeye çalışırsınız. Yediğiniz goller 100ü geçmişken siz attığınız iki gole çılgınlar gibi sevinir timsah yürüyüşleri yaparsınız.

    Önümüzdeki pazartesi kemoterapi alacağım, bu kemoterapi 12 kürlük serinin 6.sı olacak. Yolun yarısına gelince doktorum tüm tahlilleri baştan aşağı yapacak, vücudumda ki tümörlerin durumuna bakacak eğer gerileme varsa bu tedavi devam edecek ama gerileme yokta ilerleme varsa ne olacağı hakkında fikrim yok. Her kanser hastasının yaşadığı bu kontrol öncesine bir hafta kala yaşanan gerginlik hakkımı bende dibine kadar kullanıyorum. Annem babam bu duruma alıştıkları için umursamıyorlar bile… Bazen hiç olmadık çook çocukça bir şeye sinirlenip bağırıp çağırıyorum, küfürler çıkıyor ağzımdan. Bazen durum düşünüyorum, bu ben değilim, gerçek davut bu değil diye. Bu kadar sinirli ve ağzır küfürlü bir adam değildim diye. Ama bu tespitlerim bir sonraki incir çekirdeğini doldurmayacak şeye sinirlenmeme kadar sürüyor. Hele bu gerginlik haftalarında bu durumu iyice abartıyorum. Bu kemoterapi ilaçları beyni falan da etkiliyor sanırım, galiba psikolojik bir kaç ilaç kullanmaya başlayacağım. Yoksa herşey bok herşey kaka…

    Yarın sabah pasaport için erkenden kalkıp emniyette sıra bekleyeceğim, sonra akşama kadar işim biterse akşama doğru bavulumu alıp istanbul’a doğru yola çıkacağım. Bu kez yeğenim özge de benimle birlikte gelecek, o da hava harp okulunu kazanmış ve pazar günü mülakatlar vs.. Bu gerilimin arasında bir de ona üniversite tercihi yapmaya çalışıyoruz.

    6. kür kemoterapi ve tahlillerden sonra görüşmek üzere…

    23
    Tem

    Hayatımda ilk kez bayıldım

    Sabaha karşıydı, buralarda kapı pencere açık yatıyoruz, çok sıcak.. sesler gelmeye başladı rahatsız oldum, gidip balkon kapısını kapatayım ve sessizce öğleye kadar uyuyayım demiştim, yataktan kalktım, balkon kapısına kadar gittim, kapı kolunu tutup kapattığımı hatırlıyorum en son…

    Sonra derin bir boşluk… annem ve babam diğer odadalar, o kadar düşüşümü falan hiç duymamışlar…Oysa düşerken yatağın kearına belim çarpmış , bir karış moruk var, kolum nereye çarmışsa hala acıyor, allahtan bir yerimi kırmamışım.

    Gözlerimi açtığımda “abla abla” diye bağırmaya başladım… neden böyle bağırdığım hakkında hiç bir fikrim yok, neden abla dediğim.. küçük yaşlarda ablamla yalnız yaşamışlığımızın bıraktığı izler midir nedir?…

    Yerdeyim, belimde ve kolumda şiddetli bir ağrı var, yatağa baktım, kendime geldiğim anda yataktan düştüğümü sandım, kalkıp yatağa geçtim ama belimdeki moruğu görünce yataktan düşerek böle bişey yapamayacağımı farkettim, gözüm kapıya gitti, o anda son anı hatırladım ve ne olduğunu yavaş yavaş aymaya başladım, daha önce hiç bayılmayınca ve bayıldıktan sonra kendi başına ayılınca insan durumun ne olduğunu anlamakta gerçekten zorlanıyor…

    Zihnimde ki son anı, kapı kolunu tutuşumdu, artık anlamıştım, bayılmışım ve yere düşerken belimi yatak kenarına çarpmışım.

    Kahvaltı etmeden önce aile fertlerine anlattım böle böle oldu diye çocuklar merakla gelip belime baktı babam bi daha yataktan kalkma dedi , (nasıl yani?) neyse… şimdilik iyiyiz, kan değerlerim baya bir düştü ondan oldu muhtemelen..

    Bu da böyle bir anı olarak arşivde yerini alsın…

    12
    Tem

    … Ve Dünya Kupası da Bitti..

    Gene yazmayalı epey olmuş, yazılmayı hakeden o kadar çok şey var ama yazılmayı bile haketmeyen daha çok şey var… Bir aydır bir yandan kemoterapiler ilerlerken diğer yandan maçları izleyip , hop oturup hop kalktık… Diğer yandan maçlarla birlikte seyir keyfimizi mahveden vuvuzela denilen bok ile tanıştık. Yatıp kalkıp dua ettik, “yapanın da çalanın da g.tüne girsin” diye. Büyük küfretmemek lazımmış.. Şu an marmaristeyim, burada yakın dostumun annesi ve kızıyla çekirdek bir aile olduk… Onlarla kalıyorum. Semran teyzem tam bir maç fanatiği ve yakınlarda arkadaşının oteli varmış maç izlemeye oraya gittik, orada bi sürü fıstık semran teyze, ilkem ben hep birlikte izledik maçı…

    Tarafımız İspanya..

    İspanyanın gol atmasıyla yerimizden fırlayıp kaptık vuvuzelaları çalmaya başladık… Gerçekten bok gibi bir sesi var… neden çaldığımız hakkında da net bir fikrim dahi yok.. yaşandı bitti saygısızca diyelim :)

    .

    fotoğraf

    .

    Sonra diğer yandan fotoğrafta da gördüğünüz gibi pek bir zayıfladım ve tipsiz biri oldum. Yani kız olsam benim gibi bir adama bakmazdım açıkçası. Bu kemoterapiler çok ağır geldi bana, kaldırmakta gerçekten zorlanıyorum, günlerce halsiz kaldığım oluyor… Geleceğe dair umutla bakabilmek şu aralar benim için çok güç, açık konuşmak gerekirse bende geleceğe falan bakacağım diye uğraşmıyorum hiç, altımda arabamla nerde akşam orda sabah geziyorum… Ne oldu ya da ne olacak diye düşünmüyorum hiç… Hiç bir şey umrumda değil….

    Tabii bu gezilerim, öle mükemmel olamıyor, bazen arabadan inince başım dönüyor, gözlerim kararıyor, bayılacak gibi oluyorum ya da çok güçsüz düşüp uzun saatler dinlenmek zorunda kaldığım oluyor ama önemli değil ki… Vur g.tüne rahvan gitsin modu iyi bişeymiş…

    Kısacası Ege’deyim ve şimdilik hayattayım,

    01
    Nis

    Güzel bir şaka’dan sonra geçen bir yıl.

    Her yıl bir nisanda tatlı bir şaka yapar hayat bana, öyle ki sanki kendini affettirmeye çalışır gibi, kışa girerken yaptığı tatsız şakayı bağışlatmak ister gibi…

    Hayat işte, evin yaramaz, haylaz çocuğu kıvamında, elinde şekeri ve kısa pantolonuyla ne yaparsa yapsın bağışlanmayı hakediyormuş gibi. Şakacı da üstelik.

    Hayat ve benim aramda dönen bu şaka zincirine şöyle bir bakalım;

    2008 Aralık ayında yeniden kansere yakalanmamla hayatın bana yaptığı ikinci en kötü şakayla karşı karşıya kalmıştım. Bu kez biraz ayarı kaçırmıştı hayat, neredeyse ölüyordum o derece. (LAN!) Tatsız ve altı ay kadar sürecek bir tedavi sürecinin tam ortasında geçen yıl bugün ikinci kez hayatın şakasına maruz kalıyordum. Demiştim ya evin haylaz çocuğu…

    1 Nisan 2009′da günlüğüme şunları yazmışım gelin bir göz atıp yazıya öyle devam edelim;

    12 seanslık tedavimin bugün 6. seansını almak üzere hastanedeydim. (şu anda kendimi hiç iyi hissetmiyorum) Tedavinin yarısına geldiğimiz için karın bölgemde bulunan tümörün boyutları ne durumda? tedavi nasıl gidiyor? tedaviye cevap veriyor muyum? gibi soruları cevaplamak için tomogrofi çekildi.

    Sabah saat 10:30′daydı tomogrofi randevum, dolayısıyla erkenden kalkıp gittik hastaneye, kayıt işlemlerinin ardından hemen 1,5 litrelik suyu koydular gene önüme ve -içebildiğiniz kadar için- dediler, bu önemli normal midesi olan insanlarda bu suyun tamamını içmek zorunlu…. Hastanede ki görevliler beni tanıdığı için artık her gidişimde, beni üzüp açıklamalar yapmak zorunda bırakmıyorlar..

    bkz: (hocam o suyun tamamını içmek benim için imkansız, midem yok benim)

    Su içerken arada onkolojiye gidip portumu taktırıp kan testlerimi de yaptık.. kan değelerim mükemmel çıktı.. Lokosit : 5.6 falan… inanılmaz! bu değer 3 ün altına düşerse bağışıklık sistemi çok zayıflamış ve kemoterapi alamaz anlamına geliyor..

    Sonra saat 11 gibi tomogrofi çekimleri bittikten sonra hastaneye yatışım yapılıdı ve oda’da sessiz bir bekleyiş başladı… hem tomogrofi sonuçları çıkmasını hem de hemşirenin gelip tedaviyi başlatması için..

    Hemşire geldi, önce (avil, decort, ulcuran) üçlü karışımını veriyorlar vücuduma,, sebebi bu üçlü hem bulantı önleyici hem de bildiğiniz tüm ağrı kesicilerden daha güçlü bir ağrı kesici…

    Neden bişeyim yokken ağrı kesici veriyorlar ki? çünkü biraz sonra vücuduma kemoterapi yani tüm hücrelerimi öldürecek olan ilaç verilecek.. Bu hücre ölümleri öyle can yakıcıdır ki, o güçlü ağrı kesicilere rağmen, ilaç verilmeye başladığı anda karnında ve vücudunda birşeylerin ölmesini, öldüğünüzü hissetmeye başlarsınız..

    Ben ki acı eşiği inanamayacağınız kadar yüksek olan biri olarak hayatımda böyle bir acı görmedim… 150 km/h ile motosiklet kazası yapıp bariyerlere çarparak durmuş bir adamım.. ama o acı bile kemoterapilerin yanında çok küçük sinek ısrığı gibi kalıyor…

    Diyeceğim o ki, beslenmenize dikkat edin, sigara ve benzeri saçmalıkları tüketmeyin, ha bu yazıdan dolayı kimse beni dinlemeyecek ama en azından şunu yapın, vaktiniz olursa bir ara bir hastenenin onkoloji birimine gidip sadece tedavi bölümüne girin ve çıkın… ne demek istediğimi anlarsınız.. Kansere yakalanma yaşı o kadar aşağılara indi ki, bunu dikkate almamakta ısrar edenlerin sonunu düşünemiyorum…

    Her neyse bana dönecek olursak.. saat 3 gibi doktorum aradı, tomogrofi sonuçlarımı öğrenmiş, müjdeyi heyecanlı ses tonuyla vermek istiyordu.. (Daaavut bey) dedi (nedense bana böyle hitap ediyo…), vücudumda ki tümörün boyutlarının küçüldüğünü haber veriyordu… Son dört ayda aldığım en güzel haber buydu! Bu haberden sonra annemlere farkettirmemeye çalışarak ama kendimi de tutamayarak gözümden bir damla yaş süzüldü gitti.. kemoterapi ilaçları bir yandan vücuduma damla damla girmeye devam ediyordu.. Pencereden dışarı doğru çevirdim kafamı.. kafam yastıkta döndü… pencereden uzaklara doğru baktım ve içimden “söylemiştim, yeneceğim seni KANSER” dedim… gözlerimden ikinci damlanın gelmesine izin vermedim.. mutluydum..

    Belki çok uzun zaman yaşayamayacağım ama yaşadığım zamanı kaliteli yaşamak için elimden geleni yapacağımı ve daima gülümseyeceğimi çok iyi biliyorum artık!!!

    Yazım tarzıma bakılırsa konu bütünlüğü, cümlelerin akışı mükemmel değil ama bu bir belgedir! Yapılmış imla hataları, yanlış yere konulmuş virgüller, bir şeylerden bahsederken gereksiz yere sosyal mesaj verip sonra kendimden bahsetmem… Bunların hepsi harfi harfine çok değerli şeyler. Neden? Çünkü o gün ben kemoterapi aldım, çünkü o gün ben hayata bir kez daha doğdum, çünkü o gün kelimeler beynimde bir araya gelmiyordu dahası gelmesi de gerekmiyordu. Ben bu yazıya bakarken daha çok ne anlatmaya çalıştığıma değil de, cümlelerin dizilişine, seçtiğim kelimelere bakıyorum. O gün onları yaşarken , o psikolojideyken ne yaptım.. Önemli olan bu…

    Evet hayat o gün bana güzel bir şaka yaptı ve yaşama ümidimi müjdelemişti. Bir yıl sonra hala o gün yapılan şaka ile yetinebiliyorum…

    Bugün 1 nisan 2010, yaşıyorum :-)

    18
    Mar

    Kemoterapi için takılan port

    2007 yılında kansere yakalandığımı öğrendikten sonra, doktorum Nil Molinas Mandel ile tanışıp ilk muayenemi yaptığında bir porttan bahsetmişti, o vakit hiçbir şey anlamamıştım ve heyecanla takılmasını beklemiştim. Doktorum tedavilerin bir kısmının biberon ile yapılacağını söylüyordu. Ben ne olduğuna anlam veremeden ahmak ahmak dinliyordum sadece, olaylar kendi hızında -ki bu bana göre epeyce bir hızlıydı- ilerliyordu.

    İlk kemoterapimi alacağım gün, öğleden önce küçük bir cerrahi operasyonla göğsüme portum takılacaktı. Ameliyat yaralarım henüz tam kapanmadan daha, yeni bir operasyona girmiştim. Sağ göğsümde 3 cm kadar bir kesik ile göğsüme portu yerleştirdiler, operasyon için beni uyutmadılar, o yüzden doktor hemşire ile muhabbet ederken ve fonda çalan tango müziği eşliğinde operasyonum ilerliyordu, bir saatten fazla sürdü. Operasyon sırasnda olan biteni izleyemiyordum, sadece doktorun alet edavat seslerini bastıran müthiş tangoya bırakmıştım kulağımı ve ruhumu, ameliyat, port ya da herkesin lanetleyerek anlattığı ama benim en ufak bir fikrim bile olmadan korkarak beklediğim kemoterapi kimin umrundaydı ki?

    Doktor göğsümde işlem yaptığı bölge ile gözüm arasını kapatan örtüyü kaldırdığında gördüklerim bir an şaşırtmıştı. Göğsümde 3 demir para kalınlığında bir şey vardı, dikişler ile kapatılmış derimin altında duruyordu ama 2 demir para kalınlığı kadarı vücudumun dışında druyordu. Canım yanmıyordu, o şeyin tam ortasına 3 cm uzunluğunda iğne saplanmıştı, iğnenin ardında ise bir serum hortumu… O an o iğnenin oraya nasıl girdiğini ve görünen kısmı dışında göğsüme ne kadarının saplandığı hakkında hhiçbir fikrim yoktu. Hissettirdiği duygu : ÜRPERTİ!

    Ardından odaya çıkarıldım ve doktorum Nil Molinas Mandel’in talimatı üzerine kemoterapi ilaçlarım verildi.. Bu detayı başka bir yazı ile anlatayım.

    Daha sonra koluma hiç iğne değmedi diyebilirim, yapılan bütün tıbbi müdaheleler göğsüme takılan port sayesinde oldu. Biberon denilen şey ise bazı kemoterapi ilaçlarının vücuda 7 günde yavaş yavaş verilmesi nedeniyle biberona benzeyen plastik bir serum içinde ki ilaçlar, biberonun bir metre uzunluğunda ki hortumu ucunda ki iğne ile göğsüme bağlanıyor ve ben o biberon ile bir hafta geziyordum. Hatta ilk LikeMind’a da biberon ile gitmiştim…(hey gidi günler)

    Artık tedavilerim bitmiş olsa da yüksek nüks riski taşıdığım için port benimle birlikte yaşıyor, her altı haftada bir tıkanmaması için port yıkaması yapılıyor. Altta ki video bu periyodlardan biridir, kan ve iğne gibi şeyler görmeye dayanamıyorsanız izlemeyin.

    Kemoterapi Portu Temizleme / 7+ from Davut Topcan on Vimeo.

    15
    Mar

    Tokat’lı bir kanser hastasından mektup!

    Altta ki email nelerle uğraştığımı tanımlıyor sanırım. Entrika ve psikolojik savaşlar için ayırabileceğim bir kaç saniyem bile yok. Problemlere şöyle yaklaşıyorum, eğer bir problem varsa ve bu çözülemiyorsa, o problem yoktur… :) Ya da problem yok edilmelidir… ve problemin olmayanı makbüldür deyip altta ki emaili yayına vereyim…

    Bu aralar neredeyse tüm zamanımı altta ki emaili düşünerek geçiriyorum. Doğru bir atışla nasıl yardım ederim bunun derdindeyim. Düşünmeye devam…

    Merhaba,

    Ben. Şükran GÜL Her şeyden önce böyle bir dernek kurduğunuz için sizlere çok teşekkür ederim. Ben 4 yıldır kanser hastasıyım. İlk 3 yılımı Kartal Lütfi Kırdar Hastanesi onkoloji bölümünde tedavi oldum. Sonra memleketim olan Tokat ta tedavime devam etmeye karar verdim. Evime yakın olan Tokat devlet hastanesine gittim. Hemogram alındıktan sonra tedavime başlandı burada onkoloji hemşiresinin olmadığını ama iki hemşirenin tedaviyi uyguladığını söylediler. Küçük bir odaya girdik burada bize verilen ilaçların makine si vardı. İki tane koltuk ve oda pisti. Bu odada ilaçların hazırlandığını ve aynı odada da kemoterapi alındığını söylediler. Hiçbir tedbir alınmamış ne maske ne de galoş vardı. Burada birkaç kez kemoterapi aldım. Bir gün gittiğimde hemşirelerin rahatsızlandığını ve birdaha kemoterapi vermediklerini söylediler. Başhekime ve valiliğe bu durumu anlattım. Hiçbir şey yapamayacaklarını söylediler.

    Daha sonra GOP üniversitesine gittim doktorlar ve hemşireler çok samimi, içten ancak burada da farklı sorunlarla karşılaştım. Yatış yeri az olduğundan bizlere diğer hastaların yanında ilaç vermek zorunda kaldılar. Çoğu kez 6 hasta ve refakatçilerinin olduğu odada ilaç almak zorunda kaldım. Her seferinde enfeksiyon kaptım. Halen kemoterapi almaya devam ediyorum ve normal hastaların yanında tedavime devam ediliyor.

    Tokatta çok kanser hastası var ben bunlardan sadece biriyim. Ne ben gibi kanser hastaları zarar görsün nede normal hastalar bizim aldığımız ilaçlardan zarar görsün istiyorum. Bizim yüzümüzden de hiçbir doktorun ve hemşirenin riske girmesini istemiyorum. Lütfen bizlere de el uzatılsın. Daha fazla mağdur olmak istemiyoruz. Onkoloji bölümünde güven içinde ilaç almak istiyoruz. Bizlere bir onkoloji bölümünü çok görmeyin. Bunu sizden kendim ve diğer hastalar adına rica ediyorum tüm hastalara acil şifalar diliyorum.