miras-bolum-1

Kitap 1. Bölüm..

Aşk…

Leyla’sı için çöllere düşen Mecnun, Şirin’i için dağları delen Ferhat, Kerem ile Aslı’nın günümüzde bile insanların özenerek dinlediği ve anlattığı hikayelerin başrollerinde olmalarının yegane sebebi değil mi?

….aşk !

O zamandan bu güne pek çok şey değişti, sevgiliye ulaşmak için çölleri aşmıyoruz, sesini duyabilmek için dağları delmemiz gerekmiyor, her türlü imkan elimizin altında… Ama değişmeyen tek şey aşk ve aşk acısı… Kalbe verdiği zarar ve belki de daha nerelere?

Tanrı’nın, insanları ruh eşleriyle beraber yarattığına inandığım zamanlardı. Hatta zamanın pürüzsüzce akıp gittiği ve arkama çok nadir dönüp baktığım, iç hesaplaşmalara çok uzak olduğum bir dönem…

Yirmilerinin ortalarında bir adam. Hırslı, çalışkan, atak ve en büyük tutkularından biri dans…

Boğaziçi’nde sımsıcak bir daireye taşınmışım. İçini umutlarla, hayallerle, sımsıcak bir aşkla doldurmuşum. O aşk ki eksik yanlarımı tamamlamış, beni doyurmuş, büyütmüş…

Nasıl olduysa coşmuş gönlüm; onun gönlüne deli bir akarsu gibi akmış. Ona güvenmişti, ısınmıştı, sahiplenmişti… Sevmişti..

Sabahlara kadar konuşmuştuk o küçük kadınla. Saatlerce bakmıştım gözbebeklerine… Şah damarının atışını izlemiştim o incecik boynunda. Elleri ellerimde yürümüştüm saatlerce kalabalık caddelerde, ıssız sokaklarda, martı dolu sahil şeridinde. O küçük kadını sardım, kollarıma aldım kaç gece ve kaç gece ‘biz’ olmanın mutluluğuyla yumdum gözlerimi, başım saçlarının arasında.

Hele o upuzun iş saatleri, onu görecek olmamın heyecanı ile kısalırdı. Ve o kavuşma anları. Milyon yıl uzaktan gelmişti benim için, o yüzden sıkıca sarıp sarmalamalıydım. Uçup gitmesine izin vermemeliydim o gezegene yine.

Kimi zaman şaşırtmıştı beni beklenmeyecek olgun davranışlarıyla, kimi zaman yormuştu yersiz çocukluklarıyla… Ama en güzel gülüşüyle aklıma kazınmıştı ve aklımda yer bırakmamıştı kaçacağım..

Ortak noktalar, ilişkilerdeki paylaşımları arttırır ya, bizde de öyleydi. Tıpkı o da benim gibi meraklıydı dansa. Bilmem o ne kadar zevk alıyordu ama ben dans ederken dünyayla tüm bağlarımı koparır, bambaşka bir boyuta taşınırdım. Müthiş bir rahatlama yoluydu benim için, harika bir hobiydi. Belki de hayatımdaki temel taşlardan biriydi. Küçük kadınımın da o zamanlar benimle aynı fikirde olması bir şanstı. Zaten birbirimize bağlanışımız da bir dans gecesinde gözlerimizi kapatıp bachata yapmamızla olmamış mıydı? Evet o gece ikimiz de gözlerimizi sıkıca yumup müziğe ve birbirimize bırakmıştık bedenlerimizi… Düşebilir ya da başka bir yerlere çarpabilirdik! Ama bunların hiçbiri olmadı, çünkü birbirimizi tamamlamıştık, bir bütün olmuştuk adeta dayanılmaz bir çekim alanıydı bu, kapılmıştık bir kez o an, o gece orada olan hiçbir şey ya da hiç kimse umurumuzda değildi, gözlerimiz kapalı, müziğin ritmiyle başka bir dünyada aşkımızı yaşamaya başlamıştık bile… Müzik bitti ve artık biz “biz”dik…

Bazı akşamlar dans geceleri düzenlenirdi İstanbul’un belli mekanlarında. Bizde fırsat buldukça katılırdık bu organizasyonlara. Eğlenceye, dansa, müziğe doyuncaya kadar durur ve bazen gecenin bir yarısı bazen de gün ışığıyla, yorgun bedenlerimizi uykuya teslim ederdik.

Yine bir dans gecesi… Sorgulamaya başladım ilişkimizi. Onu önceden uyarmama rağmen, (her ne kadar kendisine göre ‘mecburen’ olsa da) beni rahatsız eden birinin kollarında dans ederken bulmam, upuzun bir uykudan uyandırdı beni. Sadakatin onun için ne kadar değersiz ve benim için ne kadar değerli olduğunu gözlerimle gördüm. Ne kızmam, bağırmam, ne de ağlamalar çare olamazdı bu sarsılışıma. Nasıl bitecekti bu öfkem?

Ve artık başlamıştı kopuşlar. Bir kere başladılarmı toparlamanın çok zor olduğunu ya da gözlerinizin önünden o kalın perdenin kalkması.. Hatta görmezlikten geldiğimiz gerçeklerin, teker teker ayağa kalkıp ‘ ben buradayım!’ demesini büyük bir sessizlikle karşılamak.

Önce birbirini tutan alev alev ellerimiz soğudu… Buluşmaları azaldı gözlerimizin. Geceler kısaldı, uzadı uykular… Yan yana yatan iki et parçası olduk. Gündüzler yok oldu… İşler yoğunlaştı, zaman daraldı, ikinci plana attık ikimizi… Bir çift söz kaldı, bize yeten..

Ben yine yetinmeyi bilirdim, o iki çift sözle gittiği yere kadar eğer o küçük kadın içindeki doyumsuzluğu bastırmayı başarabilseydi.

…. ve böyle devam eden günler geceler bizi birbirimize iyice uzaklaştırmıştı, artık diğerimiz nerede? Ne yapar? Kiminledir? Bilmez, sorgulamaz olmuştuk…

Bir cuma akşamı, hava olabildiğine soğuk, aklıma düşüyor, düşünmeye başlıyorum, “acaba şimdi ne yapıyordur?” düşündükçe kaderin bizi savurduğu bu cehennemden çıkış yolları aramaya başlıyorum, elim telefona gidiyor… yok yok deyip masaya geri bırakıyorum telefonu… öyle ya arasam gururuma dokunacaktı… ama kalp gurur dinler mi? Elim tekrar telefona gitti, telefon rehberinden ismini buldum ekranda ismi yazıyordu “canımm”, (telefonumda hala bu şekilde kayıtlıydı) oysa bu isimle aldığım mesajlar ve telefonlar içimi ne çok ısıtmıştılar, şimdi aynı ismi aramaktan nasıl da çekiniyor ve çocukça bir korkuyla telefonuma bakıyordum.. “Ya açmazsa?”, “Ya açtığında neden aradın derse?”, “Ya telefonu kapalıysa?” ama mesaj atarsam bunlarla yüzleşmek zorunda kalmazdım! Ve mesaj atmaya karar verip nasıl olduğuna dair bir mesaj gönderdim… O da nesi! Hemen cevap geldi ;

p. : “iyiyim sen nasılsın?”
Davut: “uzaklardayım, birden kalbim atmaya başladı ve ilk iş seni sordu bana, ona bilmiyorum diyemedim.. “
p. : “ben kirlendim artık… sana layık değilim… nolur bir daha arama beni”

… bu mesajın üzerine telefona sarılıp hemen aradım… Açmıyordu!

1, 2, 3, …. 25 çağrı ve sonuna kadar bekleyerek yapılan aramalar, telefon açılmıyor, telefon açılmadıkça önce vücudumu sonra beynime tırmanan bir ateş…

Korkmaya başlamıştım, ya kendine bir şey yaparsa? Hemen bir araç bulup İstanbul’a döndüm.. Yolda bir mesaj gönderdim “ben geliyorum, okulun bahçesinde olacağım ve sen gelene kadar da gitmeyeceğim.”

Gece saat 00:30 gibi İstanbul’daydım, Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Meydanında, o mükemmel yemyeşil festival alanı bu kez kalbi sancıyan bir adamı, beni misafir ediyordu…. Mesajıma hala cevap gelmemişti! Önce kaldığı yurda gidip sordum odasında ve yurtta değildi…

Bir mesaj daha gönderdim.. “Odanda yoksun, meydanda seni bekliyorum sen gelene kadar bekleyeceğim”

Cevap gelmişti : “Geleceğim bekle…”

Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Kampüsü’ndeydim.. Hava buz gibiydi, üzerimde kalın bir mont vardı ama ısıtmaya yetmiyordu… Gitmiş kuzu kuzu oturmuştum bir bankta.. Ağaçlar tüm görkemleriyle sallanıyorlardı. Hafif bir rüzgar vardı. İnsanlar kendi hallerinde.. Denize bakmıştım, deniz de bana. Bir şeyler olacaktı, dalgalar habercisiydi.. Bekliyordum… Bekledim gelmesini.. On beş dakika.. Yarım saat.. Bir saat.. Bir buçuk.. İki buçuk.. Üç Kırk beş.. Dört saat.. Çoktan gitmem gerekirdi; beni tutan neydi? Ya gelmeyecekse? Hala neden orda dört saat beklediğimi bilmiyorum. Artık bitsin bu iş dediğim için mi yoksa kendimle baş başa kalmaya ihtiyacım mı vardı..

Saat sabaha karşı 04:00 olmuştu..

Bir taksi geldi. İçinden indi. Ve yanında bir adam.. Sıradan bir dost veya arkadaş değildi; her hallerinden belliydi.. Şimşekler çaktı. Belki yıkıp kırabilirdim orada bir şeyleri hatta rezalet çıkarabilirdim.. Ama sustum, inanmak istemedim. Yanıma gelip açıklama yapmasını bekliyordum hala! Ancak iki erkek arasında kurulabilecek o kısacık rahatsız edici göz teması özetliyordu son durumu… Adam taksiye binip gitti.

O an bana sadece ‘bitti’ deseydi katlanabilirdim kalbimin kırıklıklarına; toparlayıp, yapıştırabilirdim yerlerine teker teker gözyaşı harcımla… Arkamı döner ve giderdim… ‘Neden?’ bile demezdim kendime… Ama dürüst davranmamıştı…

‘Başkası var’ demişti küçük kadınım.. Gözlerimin içine baka baka, o soğuk gecede… Bana.. Üstelik yanıma bu adamla gelebilecek cesareti de bulabilmişti. Ve ben şaşkınlık ve nefretle boğuşmaya başlamıştım. Nasıl böyle çirkinleşebildiğini anlamadığım kadına baktım. Baştan aşağı süzdüm. Benim izlerim yoktu artık onda yabancılaşmıştı, yabancı izler kalmıştı üzerinde. Saflığı, temizliği uçup gitmişti.

Ne zaman gitmişti evimden? Ne zaman terk etmişti beni kokusu? Ne zaman unutup beni başkasına bel bağlamıştı? O başkasını ne zaman, hangi arada bulmuştu? Ya da ne zaman başkasını arayıp bulacak kadar bıkmıştı bizden??

Beni nasıl zehirlemişti? Nasıl da sinsiymiş aslında.. Ben onu en masum sanırken o. O, bana bitirdiğimizi söyleme gereği duymayan. O! O küçük kadın… Kadınımdı… Nasıl da çevrelemiş dünyamı, kendine nasıl da bağlamış beni.

‘Peki’ demiştim sadece küçük harflerle. Sadece son defa sarılmayı istemiştim ona. Ve o da bana… O korkunç yaratık, karşımda tekrar küçük kadınıma dönüşmüştü. Her ne yaşanmışsa, kollarımız buluşunca yok olmuştu. O son sarılış… Belini sımsıkı kavrayışım. Kokusunu son kez içime çekişim. İpek saçlarının yanağıma dokunması. Ve o kahredici sıcaklığı teninin. Dalga sesleri arttı kulağımda. Ağaçlar daha da büktüler bellerini… Yerdeki Arnavut kaldırımları o kadar davetkardılar ki; yere uzansam, açsam kollarımı iki yana, sarsam onu kollarımla yanıma yatırsam.. Yıldızları izlesek son defa… Gerek yok.. Hem de hiç gerek yoktu.. Saçma!

Asıl komik olan bittiğini bir türlü zamanında kabullenemediğim ilişkimizin, enkazı altında sadece benim ezilmemdi! O, geminin battığını görüp, filikalara koşmuştu. Bense, kaptanlar gemisini en son terk eder diyecek kadar aptal bir gururun ardına sığınmıştım…

Kolları ayrıldı kollarımdan. Usulca uzaklaştı bedeni bedenimden. Göz yaşlarım akıyorlardı özgürce. Arkamızı döndük, başladık ilerlemeye zıt yönlerde. Ama nasıl bir gidişti ki o; kaç kere dönüp de baktık birbirimize ağlayarak. Kampüsün içindeki tek tük insanları geçtik.. Sokak lambalarını… Ağaçları… Kızmıyordum, üzülüyordum.. Yine yazık oluyordu bir sevdaya daha..

Deniz kenarında, bir bankta uzanıp saatlerce yıldızları seyrettim. Nasıl da parlatıyorlardı geceyi. Ve ben kayıp giden yıldızlara diliyordum çabucak iyileşmeyi. Bütün o mutlu anları içimden akıttım denize. Sabahlamalıydım o bankta ya da kusana, sızana kadar içmeliydim gezmeliydim sokak sokak. Ama güçsüz davranıp da hayata haksızlık edemezdim. Bıraktım küçük kadınımı o bankta, emanet ettim denize, yıldızlara…

Kalktım; bambaşka bir adam olarak. Küçük kadın kokan evime gittim ve soğuk yatağıma yattım. Doğan güneşi karşıladım yorgun gözlerle… Yeni günü, yeni bir ben olarak selamladım… Muhtemelen bir süre kalpsiz olacak olan, ben..

İşte o sabah, ne olduğunu bilmediğim bir ağrı gelip oturmuştu göğsüme; yavaşça beni huzursuz etmeye ve değişen hayatımı alt üst etme çalışmalarına başlamıştı. Dahası ben o gün bunu ne kadar anlayamamış olsam da kanser artık kapımdaydı, hayatımın tam orta yerine yerleşmeye hazırlanırken diğer yandan da bana sinyal veriyordu.

****

O günlerde günlüklerime yazdığım notlardan alıntılar;

****

… biliyorum devrik cümlelere geç kaldık biz, virgüllerin ardına saklandık çoğu kez. zamanında çıkmadık ortaya. Cümlelerimiz anlam bozukluğuna uğradı anlamsız kaldık. Noktayı en olmadık yere koymanın bedeli ağır oldu. Oysa bilmiyorsun, en uzun cümlemi sana kurmak isterdim. En uzun cümlemde başını omzuma yaslamanı isterdim… Sen uyuyana kadar devam etmek isterdim. Fısıltılarla sonra sen… En uzun cümleni kurduğunda, ben o cümlenin en anlamsız yerinde seni durdurup bir sigara yakmak ve dumanımı havaya bırakıp gözlerine bir kaç kısa ama anlamlı cümle kadar baktıktan sonra dudaklarına doğru usulca yaklaşmak isterdim…

…ve ünlemlerimiz oldu bizim. Sevemedik bir türlü. Senin ünlemini koyduğun yerde ben öldüm. Sen görmedin. Gördüklerin seni mutlu etmeye yeterdi. Bense en can yakıcı an… O senin en anlamlı “an”ında kafama kurşunlar yağdırıyordum. Ve ben senden ödünç aldığım kurşuna kadar beklettim ölümü. Azrail bozuldu biraz. devrik bir kaç cümle ile kafasını karıştırdım. Bekledi. Zaten beklemeliydi… Çünkü bizim ünlemlerimiz vardı ((((!))))

… beni bırakıp gittiğin yer bir köşe başı değildi, dönüp bakmak anlamsızdı. “o köşe başında” gibi bir anıya da imza atmadık. Sadece öylesine atılmış dans adımı gib. gözlerinden kayıp gittim…

… senden bir şey rica edeceğim. Bana ömründen sadece bir kaç yüzyılını ödünç verir misin? Orayı gül bahçesine dönüştürmem için bana o kadarı yeter. Döndüğünde ben o gül bahçesinde senin için bekliyor olacağım. Ya da zaten ödünç aldığım o bir kaç yüzyıldan kopup gidemeyeceksin sen…

… ve sana gözlerimi vermek istiyorum. Dur! Hayır deme! Sana bir kaç yüzyıl yeter. Git ve gerçekleri gör. Hissettiklerimi görmenin başka bir yolu kalmadı. Ancak benim gözlerimle beni görebilirsin. Bendeki seni görebilirsin.

… sonra yıldızlar…. Yıldızlar görseydi bendeki güzelliğini, birer birer düşerlerdi bendeki denize…

bu cümlelerin hepsi sana yazılıyor, sen farkındasın. Şimdi en anlamsız cümleni kurabilecek misin?

Hadi şimdi bırak ellerimi ve git…

Related Posts with Thumbnails