kanser, şiringa, şırınga, mide kanseri, hasta, hastane, hemşire, doktor, port
.

…. Bunca acıya rağmen o kadar tatlı bir uyku çağırıyordu ki beni bu aldatmacaya kanmamalıydım. Farkındaydım, bıraksaydım bedenimi kuşkusuz orada sonsuz uykuya dalacaktım. Beynim yavaşça debeleniyordu: “ Davut kalk! …….


Bir şehrin en masum, en cani olduğu dakikalar.. Gece tüm dinginliğiyle kucaklarken kenti; ışıklar bir bir sönüp karanlığa ulaşınca evler; ve o evler bir beşik kıvamında uyuturken sahiplerini, ne sokağın köşesindeki köpeklerin sesleri ne de penceremden kayıp giden yıldızlar yalnız bırakmadılar beni.. Ve ben unutulmaz bir acıyla selamladım o geceyi…

Saat üç civarı, Eskişehir’de bir otel odasında, aniden beliren şiddetli acı yüzünden bölünmüştü uykum. Halbuki bedenim böyle ara sıra yoklanmalara alışıktı. Fakat  daha önce hiç bu kadar şiddetlisiyle tanışmamıştı.

Tanıdığım herkesten çok uzaktaydım ve hiç kimse bana o saatte o şehirde ve de o otel odasında ulaşamazdı. Odada elbette telefon vardı ama ona uzanamayacak kadar güçsüzdüm.

Kıvranmalarım bitmek bilmiyordu. Gözlerimi zor açmıştım, geçici bir nöbet olduğunu ve kendime gelebileceğimi düşündüm. Birden öksürmeye başladım, öksürüklerin sonu gelmiyor gibiydi. Onları kusma hissi takip etti… Yatağıma kusmamak için, zar zor nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde doğruldum. Ayakta duramıyordum, her adımda sendeliyordum. Bu küçük otel odası etrafımda sabit bir yörüngede dönmeye başlamıştı. Banyonun kapısına gitmeyi başardım. Ve sanki tüm enerjim şu iki adımlık yolda tükenmişti…

Kapıyı açacak halim yoktu, gerçekten bitmiştim. Düşüp bayılabilirdim o an… Kapıyı açtım, lavabonun soğuk ve pürüzsüz yüzeyine dokunduğumu anımsıyorum… İki elimle, tüm bedenimi ayakta tutarcasına tutundum lavabonun iki kenarına… Kafamı iyice içine soktum. Sadece tükürebildim ve ne yazık ki yere yığıldım. Bırakın ayağa kalkmayı, başımı kaldırmaya gücüm yoktu. O buz gibi seramik taşları, alev alev acıyla kavrulan vücudumda hissettim. Sürekli bir kusma isteği vardı. Devamlı tükürüyordum yerlere. Sanki kusarsam içimdeki zehir çıkacak ve bitiverecekti oracıkta o acı. Kusamıyordum; kusma yeteneğim elimden alınmıştı. Tanrım! Böyle bir acı yoktu yeryüzünde. İnsan denen biz zavallı varlıkların yaşayabileceği dozda değildi bu! Gerçekten çok ama çok fazlaydı.

Bedenimi o soğuk taşların üzerine serip derin bir uykuya dalmak istiyordum. Hem devam eden tükürüklerim hem de telefona ulaşma arzum buna engel oluyordu. Ayağa kalkacak dermanım yoktu. Bu yüzden de emekleyebileceğimi düşündüm.
Telefona altı yedi metre vardı. Belki daha kısaydı belki de daha uzun ve ben bunu fark edemiyordum.

Ne garipti emeklemenin hakkını veren bir bebeğin coşkusu yoktu; acı çeken bir adamın ağırlığı basmıştı havayı. Emekleyerek banyodan çıkıp, küçük ahşap dolabın yanına geldim. Sırtımı yaslayarak dolaba dinlendim bir süre, halbuki daha bir iki metre yol almıştım. Tükürmelerim şiddetlendi, halıya tükürmeye başladım. Kendimi kontrol edemiyordum ama gözümü açık tutmam gerektiğini hissediyordum. Durmamalıydım; mücadeleyi bırakmamalıydım. Kendimi serbest bırakırsam o anda biteceğini biliyordum her şeyin.

Bunca acıya rağmen o kadar tatlı bir uyku çağırıyordu ki beni bu aldatmacaya kanmamalıydım. Farkındaydım, bıraksaydım bedenimi kuşkusuz orada sonsuz uykuya dalacaktım. Beynim yavaşça debeleniyordu: “ Davut kalk! Dayan oğlum! Sabret… Yapabilirsin… Telefona ulaşabilirsin… Çok zor değil!! Hadi resepsiyondan yardım çağırabilirsin” diyordu. Uzakta bir ışık göremiyordum, gözlerimi kapatıp uyumak ve direnmek arasındaki o ince çizgide dengede kalmaya çabalıyordum.. İki seçenek arasından her zamanki gibi zor olanı seçtim. Mücadeleye devam ediyordum. Asıl acı olan beynimin, bedenime karşı mücadele ediyor olmasıydı…

Ahşap dolaptan yavaşça uzaklaştım. Ellerim ve dizlerimin üzerinde ilerlerken tükürmeye de devam ediyordum. Yerde sürünerek yatağıma kadar ulaşabildim. Telefon yatağın yanındaki komodinin üzerinde duruyordu. Ve ben o telefona ulaşamayacak kadar bitkindim. Hala yerdeydim ve tükürmelerim devam ediyordu. Ellerimle telefona uzanmaya çalıştım ve telefonu yere düşürdüm. Bir yandan telefonu yerden almak isterken, öte yandan resepsiyonun numarasını bilmediğimi fark ettim. Düz bir mantıkla sıfırı tuşladım.

Belki beynim faaliyetteydi hala ama dilim çoktan tutulmuştu. Resepsiyon görevlisinin sesini hayal meyal hatırlıyorum. Bilinçsizce “ Lütfen gelin” diyebildim. Sonra göz kapaklarımın birleşmek için bana yalvarmalarını dinlemeye koyuldum. Gecenin bir yarısı, bir otel odasında…  Ne kadar trajik ve benim gibi birine ne kadar büyük haksızlıktı. Azrail ile daha görkemli bir buluşmaydı aklımdaki ve daha da zamanı vardı…

Kendime yediremiyordum kaybetmeyi ama artık direnemiyordum da..
Görevlinin kapıyı çaldığını duyuyordum. Ama tepki veremiyordum. “ Lütfen içeri girsin! Lütfen geri dönüp beni burada bu şekilde bırakmasın” diye dua ediyordum..

- Efendim! İçeride misiniz? Beyefendi!?”
Tak..Tak..Tak..

***

Tanıdık bir koku; hafif bir aitlik belirtisi! Gözlerimi açtığımda arabamın arka koltuğundaydım. Neler olduğunu sordum. Otel görevlileri merak edip odama girmişler. Bense yatağıma yaslanmış, yerde kendimden geçmişim. Arabamın anahtarları kolay bulunabilecek yerdeydi, komodinin üzerinde. Yolda hastaneye giderken anlattılar bunları, telaşlıydılar ve korkmuşlardı… Onlar da bana neler olduğunu sordular; bilmediğimi söyledim. O lanet öksürükler yine başladı. Bana bir peçete uzattıklarını hatırlıyorum, peçeteye tükürdüm. Ve arabamın arka koltuğunda iki otel görevlisiyle elimde beyaz naylon bir poşetle hastaneye kadar tükürdüm…

Hastanenin acil kapısına iki görevlinin kolları arasında girdim, sanki ayaklarım işlev görmüyordu . Hemşireler ve hastabakıcılar bana doğru geldikçe bulanık gözlerimle ve tıpkı motor kazası geçirdiğimde olduğu gibi, derinden boğuk bir ses çıktı iki dudağımın arasından:

“ Ben kanserim. Lütfen bunu dikkate alarak işlem yapın”

Evet ben kanser hastasıyım. Mide kanseriyim, midem ve dalağım yok. Geçirdiğim ameliyatlarla alındılar. Evet, insan midesi olmadan da yaşayabiliyormuş. Yapılan operasyonlarda yemek borum incebağırsağıma bağlandı. Bu ameliyatlardan sonra incebağırsağım kendisini kapattı, hiçbir şey yiyemez hale geldim.. Bu yüzden, doktorlarla yaptığımız görüşmelerin sonucunda özellikle de sevgili doktorum Kazım K., incebağırsağımın içine stamp yani bir boru koymaya karar verdi. Sonuç olarak bu operasyonlardan sonra kemoterapi tedavilerimin de sayesinde tekrar bir şeyler yiyebilir hale geldim.

Fakat safra kesemden salgılanan asitler mide kapakçığım olmadığı için rahatlıkla yemek boruma gelebiliyor. Ben de bu yüzden geceleri iki yastıkla yatıyorum. Otel odasında iki yastıkla yatmama rağmen, safra kesemden gelen asitler yemek borumdan taşarak soluk boruma kaçmıştı. Doktorlar o gün fazla karbonhidrat tükettiğimi söylediler…

O geceye dönersek, kanser olduğumu öğrendikten sonra acilde bana adımla hitap eden kalmamıştı. “mide kanseri” ya da “mide sea” diyorlardı. Gereken kontrolleri yaptıktan sonra, güçlü ağrı kesiciler verdiler. Doktorlar kanser geçmişim hakkında her şeyi öğrendiler. Ben ilaç sayesinde biraz rahatladım… Birkaç saat hastanede kaldıktan sonra otele döndük…

Odam kullanılamaz haldeydi çünkü her yerde tükürüklerim vardı. En azından artık yürüyebiliyordum. Resepsiyona kadar gidip, bana başka bir oda vermelerini rica ettim. Yan odam boşmuş hemen o odaya yerleştim. Temiz odada ve temiz yatakta, iki yastığımla birlikteydim… Yorgun vücudumu, masum uykunun kollarına teslim ettim.. Biraz da olsa galip gelmenin huzuru vardı içimde.. Evet, o gece değildi randevumuz.. Daha çok gecem vardı..

Sabah ise 38-39 derece ateşle uyandım; bir önceki gecenin bedeli olarak.. Yanımda taşımayı alışkanlık haline getirdiğim ateş ölçerimi (derecemi), sırt çantamdan çıkardım. Düzenli aralıklarla ateşimi ölçmeye başladım. Üzerimdeki giysileri çıkardım. Artık öğrendiğim bir şey vardı; ne kadar canım yansa da hatta kimi zaman bağıra bağıra da olsa, ateşimin inmesi için soğuk bir duş almak.. Fakat bu sefer soğuk su bedenime hücum ederken bağıramadım. Bir otel odasındaydım! Dişlerimi gıcırdata gıcırdata soğuk suyun vücudumu normale çevirmesini umdum.. Ateşim 37’ye inse de yarım saate kadar tekrar yükselmişti..

Resepsiyonu arayıp kahvaltılık bir şeyler istedim: Ekmek, yumurta, taze sıkılmış portakal suyu ve bir kutu minoset ( ağrı kesici- ateş düşürücü)… Çok beklemeden kahvaltım tekerlekli bir masanın üzerinde odama gelmişti. Bu arada Ankara’da yaşayan çok sevdiğim Kadriye ablamı arayıp durumumu anlatmıştım. O da benim hemen yanına gitmemi yoksa almaya kendisinin geleceğini her zamanki inatçı ve ısrarcı haliyle söylemişti.

Kahvaltıdan sonra, ilacı içip tekrar soğuk suyun altına attım kendimi ve yola
koyuldum. Çok değil 2 – 3 saat sonra Kadriye ablamın yanındaydım. Ve odam çoktan hazırlanmıştı.

İki gün boyunca Kadriye abla benim ateşimi sürekli kontrol etti. İlaçlarımı içirdi. Düzgün beslenmemi sağladı. Toparlanmama yardımcı oldu. Bu masal da burada mutlu mesut bitti demek isterdim ama masallar gerçek hayatta yaşanamayacak kadar masumlar galiba. Ne bu benim ilk acımdı ne de son olacaktı…

Gecenin bir vakti acılar içinde kıvranırken o yabancı odada, kanserin bana bıraktığı bir diğer mirası da keşfettim: Yalnızlık… Tek başınalık… O kadar içime işlemiş ki o kadar benden bir parça olmuş ki… Sanki kanser bulaştığı her hücreme yalnızlığımı da ekip gitmiş.

Kanser bana tek başıma mücadele etmeyi öğretti. Kendi kendimi teselli etmeyi, sakinleşmeyi, asla durmamayı, pes etmemeyi…

O gece, o odada, o saatte telefon edeceğim hiç kimsem yoktu. Daha doğrusu o saatte hiç kimseyi huzursuz etmeye hakkım yoktu. Galiba kendi başımın çaresine bakmalıydım. Ben artık bunu tercih ediyordum. Ve kanser başucumda, yalnızlığım kapıda dikilmiş beni yatağımın ucunda, kendimden geçerken izliyorlardı.. Uzaklarda bir köpek havlıyordu uzun uzun ve bir yıldız karanlığı masumca aydınlatarak kayıp gidiyordu…

Related Posts with Thumbnails