Altınoluk | Davut Topcan's Blog

Hakkımda

Aradan on yıl geçti ve Kanser tekrar kapımdaydı, bu kez annem değil benim için gelmişti. Mide kanseri! Taşlı Yüzük Hücreli türünde öldürücü bir kanser hücresi. Doktorlar kesin birşey söyleyemiyordu, ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştım! Belli ki bu düşman zorluydu. Zorlu bir savaş beni bekliyordu! * İşte bu site bu savaşın hikayesini anatacak...

Devamını Oku >>

  • Çok Okunan Yazılar

  • RSS Feed'lerime Abone ol!

    Sosyal Medya'da Takip Et!

    16
    Ağu

    Günler geçerken

    Bu günler biraz belirsiz geçiyor, haftasonu kendime küçük bir tatil ikram ettim, istanbul’da yapılan onca tahlil ve aldığım onca kötü haberden sonra manisaya dönüşümü çanakkale üzerinden yaptım. Amacım yeşil ve mavinin yanyana olduğu yollardan geçerek, durarak kendimi daha iyi hissetmeye çalışmaktı. Annemle babamın yanına suratım asık, mutsuz bir şekilde dönmek istemedim.

    İlk durağım marmara ereğlisiydi, cuma akşamımı orada basit bir pansiyona bolca para ödeyerek geçirdikten sonra cumartesi sabah saat sekizde gözlerimi açıp çıktım yola, yollarda dura dura güzel molalar vererek altınoluğa kadar geldim ve kız kulesi beach&otel’de konaklamaya karar verdim. O kadar güzel geldi ki orası bana, o kadar dinlendirdi ki… çoğu zaman hiç birşey düşünmeksizin uzaklara dalıp gitsem de pazar akşamına kadar kendimi toparlamayı başardım.

    Cumartesi gece saat 23 civarı shorti’mi giyip denize daldım, denizin karanlık ve zifiri sularında elime balık tutmak için aldığım sepeti götürüp denizin ortasına bıraktım… sonra biraz yüzüp çıktım denizden ve kurulandım… kaldığım otelin (otel derken denize beş adım mesafede yapılmış odalardan bahsediyorum) iskelesi vardı, iskelede bir amca balık tutmaya çalışıyordu, bir de görevli arkadaş Ata ile ordan burdan, havadan sudan ve balıklardan muhabbet ettikten sonra ben üzerime bir pike alıp uykuya dalmışım iskelede… ışıklar kapanmıştı, kapkaranlık bir iskelede döşeklerin üzerine uzanmış tatlı tatlı uyuyordum, kulağımı deniz ve dalga sesleri okşuyordu…. ben kendimi ne kadar kötü hissediyorsam denizin çıkardığı o sesler “sakin ol iyi olacağız” der gibiydi…

    Sakin ol iyi olacağız…

    IMG_0259_sml_blg

    Kanser hastalarının çoğunda gözlemlenen bir sendromu yaşıyorum, kendini dağa taşa, yeşile verme, sessiz sakin bir ortamda olma sendromu… Evet, şu aralar tek ihtiyacım bu, böyle denize gireyim ama sessiz sakin… çayırlara yatayım, uzanayım saatlerce ama öyle çok şey düşündüğümden değil beynimin kendini deşarj etme yöntemi gibi.. rüzgar ya da dalga sesleri fısıldasın kulağıma… ”Sakin ol iyi olacağız…

    Evdeyim… annem ve babam… dün akşam evdeydim.. babama sarılmadım, hani öyle sarılsam, hani öyle bir an göz göze gelsek, hüngür hüngür ağlayacak ve biliyorum bende dayanamayacağım, en güzeli öyle duygusal bir ortam olmasına izin vermemekti… vermedim.. kimse ağlamadı.. babam bir an dayanamadı ama çabuk toparladı… bu yaşananlar filmlerdeki gibi olmuyor… olamıyormuş, güçlü kalabilmek için duygusal anlara izin vermemek gerekiyormuş… Hani tüm aile en küçük bir kıvılcımda hüngür hüngür ağlayacak gibiyken…

    … ve dün akşamı öyle ağlamaksız bir şekilde atlatmayı başardım, bugün daha iyiyiz…

    Sakin, sessiz….

    29
    May

    Dünyayı değiştirelim Vol 1

    Dünyayı değiştirmek, daha şu iki kelimelik başlığı okur okumaz “hadi oradan, sana ne dünyadan” diyenler çıkabilir, önemli değil. Şu kısa hayatımda öyle çok şey yaşadım ki bunlar benim dünyamı değiştirmeme yetti, bunları kendime saklamak insanlara haksızlık olur.

    Şimdi size Pelin Hazar ile olan arkadaşlığım ve öncesinden bahsedeceğim kısaca.

    2009 yılının üçüncü ayında Enver Altın sayesinde girmiştim sosyal medyaya, daha öncesinde kendi halinde blog yazan biriyken bir anda FriendFeed, Twitter ve Facebook’ta aktifleşmem ile başlayan süreci Müge Cerman’ın yazılarımı okuyup beni ortaya atıvermesiyle hızlandırmıştı. Daha öncesinden bu tür sosyal platformlara çok uzak olmadığım için alışmam pek sorun olmadı, lakin ne kadar bu ortamlara uzaktan aşina olsamda artık sahnedeydim ve sosyal medyanın bir yerlerinde çıkıp doğrudan insanlara bir şeyler söylüyordum, yeri geldiğinde yargılıyor, yargılanıyor tepkileri doğrudan alıyordum. Sosyal medyada söz söylemeyi binlerce kişinin doldurduğu bir salonda sahneye çıkıp mikrofonu eline alıp konuşmaktan farklı bulmuyorum açıkçası. Nasıl ki orada iki dudağınızın arasından çıkacak bir kelime ile domates banyosuna maruz kalabilirseniz sosyal medyada da kaleminizin karalayacağı yanlış sözler anında tepki olarak size geri dönecektir. Burada küçük bir nüans farkı vardı, sahnede domatesler suratınızın tam ortasına gelebilecekken, sosyal medyada sizi koruyan ya da koruyor gibi görünen 20 inch’lik bir monitör. Benim için önemli olan domateslerin suratıma isabet etmesinden ziyade insanların suratıma domates atmasıydı. Dolayısıyla bu benim için ekranın arkasında olmakla sahnede insanların yüzüne bakmak arasındaki farkı direkt kaldırıyordu. Neyse çok uzaktmadan, bu düşünce sisteminin getirdiği bir sosyal medya tarzı kendiliğinden oluşuverdi. Madem gerçek dünya ile sanal dünya arasında benim için bir fark yok o zaman gerçek dünyada nasılsam öyle davranmalıydım. Aynen de böyle yaptım, FB, FF, TW bu ortamların tamamında gerçek düşündüğüm neyse , gerçek dünyada birinin yüzüne bakıp nasıl konuşuyorsam öyle olmaya gayret ettim.

    Ettim, yaptım peki aradan bir yıldan fazla zaman geçtikten sonra neler söyleyebiliyorum? Başım göğe mi erdi?

    Hayır başım göğe ermedi ama sosyal medya içerisinde adım soyadım ve dahası  tüm samimiyetimle yer almamın bana kazandırdığı çok şey oldu, bunlardan bir kaçını sadece başlık olarak verip Pelin ile olan arkadaşlığımızı anlatıp (uçağa geç kalıyorum) çıkmam gerek:)

    DSC0029 copy

    Geçen yaz Her Şeye Rağmen Yalnız Değiller projesi kapsamında Türkiye’yi tek başıma dolaşıyordum, yolum Balıkesir’den çıkıp Altınoluk tarafından geçecekti, seyahatim çok uzun ve yorucuydu, Altınoluk’ta bir gün mola verip yola öyle devam etmeye karar vermiştim. Sonra oralarda kimseyi tanımadığımı farkettim, Pelin’i de o zamana kadar tanımıyordum. Pelinle FF’te arkadaşmışız.. Edremit’e kadar gelip bir benzin istasyonunda benzin alıp dinlenirken bilgisayarımı açıp FF’e Altınoluk’a gidiyorum diye yazmıştım. Akabinde bir mesaj aldım, mesaj Pelin’den geliyordu, kendisi Altınoluk’ta yaşıyormuş ve görüşebileceğimizi söyledi, kendisini zaten ismen tanıdığım için telefon numaralarımızı alıp verdik ve Altınoluk’a akşam saatlerinde vardığımda buluştuk. Önce güzel bir yemek yedik, sonra sahilde oturup birbirini uzun zamandır tanıyan iki arkadaş gibi uzun uzun sohbet ettik… Sonra bana uygun bir otel ayarladık ve Pelin’i evine bıraktım, daha el sıkışıp ayrılmadan sabah otelde khvaltı etme bize bekliyoruz deyiverdi.

    Ben o gün şunu öğrendim… “Güvenmeyi…” ve “Güvenilir olmayı…” O gün ben Pelin’den öğrendim ki; İnsan birinin güvenini kazanması için onun karşısına geçip saatlerce “güvenilir” biri olduğundan bahsetmesi gerekmiyormuş, yaşam tarzınız ve hayatınız bunu karşınızdaki kişiye “hiç tanımadığınız biri bile olsa” söyleyebilirmiş.

    O günün sabahında Pelin ve Annesi mükemmel bir kahvaltı hazırlayıp balkona masayı kurmuşlar ve beni bekliyorlardı, gittim güzel bir sohbet eşliğinde hayatımın en iyi kahvaltılarından birini yaptım… Sonra Pelin, Ben ve Annesi Kadırga Koy’una gidip denize girdik, ardından Annesi dinlenirken biz Pelin’le Asos’u gezdik…

    …ve mükemmel bir gün geçirdikten sonra sanki kırk yıllık aile dostlarımdan ayrılırcasına vedalaşıp projeme ve yoluma devam ettim…

    Konunun özüne dönecek olursak dünyayı değiştirmek için neyi bekliyoruz? her şey elimizde, güvenelim ve bunun için de güvenilir olalım…

    Teşekkürler Pelin Hazar, hayatıma dokunduğun ve birşeyler kattığın için…

    Not: Altta o günümüze ait güzel kareleri paylaştım…

    DSC00013 copy

    Burası Kadırga koyu..

    DSC00016 copy

    Gözlükler Pelin’in ;)

    DSC00021 copy

    Arkadaki ada Yunanistan’a ait.. insan iki kulaç fazla atsa kendini karşı adada bulacak… ondan sonra uğraş dur bir sürü diplomasi ile..

    DSC00023 copy

    İki proje neferi olarak Asos sırtlarındaydık.. lakin şu pozu çekebilmek için ne kadar çok uğraştık o gün, dağın tepesinde fotoğraf çekecek kimse de yok arabanın üstüne makinaları koyup uğraşmaktan canımız çıkmıştı:)

    DSC00026 copy