Istanbul | Davut Topcan's Blog

Hakkımda

Aradan on yıl geçti ve Kanser tekrar kapımdaydı, bu kez annem değil benim için gelmişti. Mide kanseri! Taşlı Yüzük Hücreli türünde öldürücü bir kanser hücresi. Doktorlar kesin birşey söyleyemiyordu, ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştım! Belli ki bu düşman zorluydu. Zorlu bir savaş beni bekliyordu! * İşte bu site bu savaşın hikayesini anatacak...

Devamını Oku >>

  • Çok Okunan Yazılar

  • RSS Feed'lerime Abone ol!

    Sosyal Medya'da Takip Et!

    30
    Tem

    6. kemoterapi öncesi…

    Sevgili günlük, Manisa’ya taşındığımdan beri seninle pek ilgilenmediğim doğru, dahası “sevgili günlük” diye blog yazmaya başlamak küçük kız çocuklarının günlük tutmasından farksız, bunun için benden utanıyorsun ve belli etmiyorsun farkındayım. Buralar öyle mükemmel yerler değil, burada olmak için belirlediğim sebepler beni burada tutmaya yetiyor evet ama Manisa mükemmel bir şehir diyemem… Hatta senin huzurunda Vali ve Belediye başkanına bir açık mektup yazmaya hazırlanıyorum, şimdilik aramızda kalsın.

    Son bir kaç gündür pek keyfim yok, yani var gibi ama gerginim, karnımda bir miktar ağrı vardı, yılların ve yolların deneyimli hastası olmanın verdiği ukalalıkla her hangi bir yerim ağrıdığında bu ağrının neye delalet olabileceğini kestirebiliyorum ufaktan. Karnımda ki ağrı bende gerginlik yaratıyorsa ben susayım siz anlayın akla gelebilecek kötü şeyleri.

    Bu hayat benim için o kadar ilginç bir hal aldı ki anlatamam, bu kadar ilginç bir hayatın ardından öldüğümde Tanrı’dan huzuruna özel bir davet bekliyorum, benimle tanışmak isteyecektir eminim artık bundan. Şimdi insan hadisesini ikiye ayıralım, beden ve ruh.. Bedenim malum boku yemiş durumda, yorgun hasta ve sorsan büyük ihtimalle 70 bilemedin 69 yaşında, diğer yandan ruhum çocuğun önde gideni, bildiğin çocuk yahu.. gün içinde yapmak istediklerini anlatsam beni ciddiye alıp okumazsınız bile. Herif koşmak hoplamak zıplamak, dağlara tırmanmak falan istiyor. Ama bedenim bir ihtiyarın ağır başlılığı ile “hayır evlat bunlar bize göre değil, üzgünüm” diyor… Ruhum, bir çocuğun dedesinin elinden tutup çekiştire çekiştire bakkala dondurma almaya gitmesi gibi bedenimi sürükleye sürükleye yapmak istediğinin belki de yüzde onunu zorlukla yapabiliyor.

    Genç ve kabından taşmaya hazır su kıvamında kanser hastası olmak böyledir işte. Hayat size gol attıkça artık sadece yediğiniz değil attığınız golleri görmeye çalışırsınız. Yediğiniz goller 100ü geçmişken siz attığınız iki gole çılgınlar gibi sevinir timsah yürüyüşleri yaparsınız.

    Önümüzdeki pazartesi kemoterapi alacağım, bu kemoterapi 12 kürlük serinin 6.sı olacak. Yolun yarısına gelince doktorum tüm tahlilleri baştan aşağı yapacak, vücudumda ki tümörlerin durumuna bakacak eğer gerileme varsa bu tedavi devam edecek ama gerileme yokta ilerleme varsa ne olacağı hakkında fikrim yok. Her kanser hastasının yaşadığı bu kontrol öncesine bir hafta kala yaşanan gerginlik hakkımı bende dibine kadar kullanıyorum. Annem babam bu duruma alıştıkları için umursamıyorlar bile… Bazen hiç olmadık çook çocukça bir şeye sinirlenip bağırıp çağırıyorum, küfürler çıkıyor ağzımdan. Bazen durum düşünüyorum, bu ben değilim, gerçek davut bu değil diye. Bu kadar sinirli ve ağzır küfürlü bir adam değildim diye. Ama bu tespitlerim bir sonraki incir çekirdeğini doldurmayacak şeye sinirlenmeme kadar sürüyor. Hele bu gerginlik haftalarında bu durumu iyice abartıyorum. Bu kemoterapi ilaçları beyni falan da etkiliyor sanırım, galiba psikolojik bir kaç ilaç kullanmaya başlayacağım. Yoksa herşey bok herşey kaka…

    Yarın sabah pasaport için erkenden kalkıp emniyette sıra bekleyeceğim, sonra akşama kadar işim biterse akşama doğru bavulumu alıp istanbul’a doğru yola çıkacağım. Bu kez yeğenim özge de benimle birlikte gelecek, o da hava harp okulunu kazanmış ve pazar günü mülakatlar vs.. Bu gerilimin arasında bir de ona üniversite tercihi yapmaya çalışıyoruz.

    6. kür kemoterapi ve tahlillerden sonra görüşmek üzere…

    10
    May

    2002 – 2010 İstanbul…

    Öncelikle iyiyim…

    Günler sonra blog yazmak için açtım bilgisayarımı, -şu an hastanedeyim hala- burada zaman çok yavaş geçtiği ve ister istemez kendinle çok konuşma fırsatı bulduğun zamanlar oluyor… Normalde bu öğlen çıkacaktım hastaneden ama bu sabah ameliyat dikişlerinde az bir kızarıklık vardı, doktorum Şenol Çarıllı aldı eline malzemelerini açtı 2 cm kadar içinde kalan irin ne varsa boşaltıp kapattı. “Canım yanacak mı?” diye sorunca “Yakarız merak etme” diyor… Bende işlem sırasında sıkıyorum dişimi, “bu muydu?” falan diyorum gülüyoruz.. Yüz kez daha ameliyat olsam kendimi gene Şenol ve Ali Hoca’nın ellerine bırakırdım. Aramızdaki -her ne kadar canı yanan taraf hep ben olsam da- latifeden ibaret, işlerini gerçekten iyi yapıyorlar…

    Hastane güzel değil, yani güzel de insan daha güzel hemşireler bekliyor, o bakımdan zayıf ama merak etmeyin bana gece ve gündüz bakan iki farklı hemşire çok güzeldiler. Yoksa buranın çekilir bir tarafı yok gerçekten. Tuhaf olan asıl olay da şu; Ameliyattan sonra başlıca sorulardandır “hasta gaz çıkarttı mı?” Bu kadar insani bir olayı neden bu kadar büyütür insanlar bilmem ama ameliyattan sonra doğacak çocuğu bekler gibi bekliyorsunuz tüm sağlık ekibi ve sen gaz çıkartmayı.

    İlk iş FriendFeed, Twitter ve Facebook mesajlarına göz attım intertnet erişimi sağlayacak iyiliğe eriştiğimde. Neler yazılmış, çizilmiş, BÖ’de bile bişeyler yapılmış sanırım nedir hala anlamadım ama beni tanıyanlar bilir benim için büyük mutluluk bu tarz şeyler…

    Sonra hiç tanımadığın birinin bir yerlerden sana gün be gün iyi dileklerini yazması güzel bir şeymiş, Blog siteme 160 civarında yorum gelmiş ne diyebilirim ki?…. kelimeler kifayetsiz kalıyor bazen…

    Bloguma yorum bırakan, morfin aldığım günlerde daha ziyaret saati bitmeden sızdığım arkadaşlarımın hepsine tek tek minnettar olduğumu yazmak istiyorum. Tek tek isim yazmaya kalkarsam eminim unutacaklarım olacaktır çünkü son bir haftamın yüzde sekseni morfin ve ağır ağrı kesicilerin etkisindeydim. (bıyık altından espri yapan arkadaş! güzel tarafı yok emin ol..:) İnsan’ın çevresinde bu kadar iyi kalpli insan varken ölmesi zor… Bir de galiba diğer tarafta benim sıramı atladılar, başıma gelmeyen kalmadı ama hala hayattaysam bunun daha espritüel bir açıklaması da yok:)

    (bu arada yazacaklarımın sağını solunu toplayamadığımı farkettim hala üç kuruşluk morfin var sanırım bünyede…)

    Ameliyattan bahsedeyim kısaca, yapılan operasyonla kolon içini kapatan kitle alındı, düşünün ki hortumun tam ortasında su kaçıran bir yer var, orayı kesip sağlam yerleri birleştirdiğinizde elinizde sağlam hortum kalır… Durum bu, sırada kemoterapi var, çıkacak sonuçlara göre kemoterapi planlanıp en kısa zamanda başlanacak.

    Bu arada marjinal kararlar aldım, İstanbul’dan gidiyorum, 2002 yılında başlayan macera bu ay sonu itibariyle sona erecek gibi görünüyor. Tedavilerime İzmir ve Göcek’de devam edeceğim, İstanbul’da tedavi gördüğüm hastanemin bir şubesi şu an Göcek’de açılmış, planlanan tedavimi gidip oralarda alıp döneceğim… İstanbul ile olan bağlarım tamamen kopmayacak her ay İstanbul’a gelip doktorum Nil hn ve psikiyatristim ile görüşeceğim. Burada yaşamamaya karar verdiğime göre boşuna kira ödemenin de manası yok gibi görünüyor…

    DSC_0065

    Burada dayalı döşeli evim var, ilk aklıma gelen evi kapatmayıp evi düzgün birine kiraya vermekti ama eninde sonunda bu plan bir patlak verecek o yüzden en mantıklısı taşınmak. Zaten kemoterapi sürecinde tamamen gittiğim yerde de kalmayacağım için sorun olmaz, her kemoterapi arasında “kaliteli” bir haftam var bu haftaların bazılarında Artvin Yusufeli’de olmak niyetim… Hastalığa yakalanmamla bırakmak zorunda kaldığım arıcılık ile de yeniden ilgilenmeye başlayacağım, sağlıklı olabilmemin herhangi bir yolu benim için İstanbul’da bir apartman dairesinde yaşamaktan geçmiyor… Gideceğim yerde iki katlı, verandalı ve bahçeli bir ev kiralıyorum. (Manisa’da bir yer) yolu düşenleri ve geçenleri memnuniyetle misafir edebileceğimi daha şimdiden açık davet olarak yazayım. Ayrıca sahil kıyılarına çok yakın olacağım için sık sık dalış yapma fırsatım da olacak.

    Evet biliyorum bunlar marjinal kararlar ama aldım gitti işte…

    Size şimdi kalkıp hastanede şu oldu, bu oldu gibi sıkıntılardan bahsedip can sıkmaya gerek yok, hastanelerin keyifli bir yanı yok ki…

    Aklınızda olsun, Nissan Qasqhai alana kadar idare etsin diye Abbas’ı alacağım, hani olur da duyan, haber alan olursa haber etsin gidip bakıp alalım…. İstediğim araba Nissan ama tüm paramı oraya yatırıp hayattan geri kalmanın manası yok.

    Abbas; Opel Astra CD, 1999 – 2002 (ha bir de temiz :) )

    ya da Renault Megane 1.5 Dizel

    DSC_0035

    Bu arada öyle bir şeyi farkettim ki şu süreçte, yeniden! kapısını çalıp yalnız bırakmadığım onca insanın buna gerçekten ihtiyaçları varmış…

    Ayrıca bir tane köpek yavrusu almaya karar verdim, bahçeli evde yaşayacağıma göre hem o hem ben rahat edebiliriz, bir adet “Golden Retriever yavrusu” -adını yanlış yazmış olabilirim- arıyorum. Para vermeyeceğimi baştan söyleyeyim, hayvanların parayla alınıp satılmasını doğru bulmuyorum. Ha bir de ilk bulduğumu almayabilirim, benim onu sevmem kadar galiba onun beni sevmesi de önemli. Bunu karşılaşınca anlarım nasılsa…

    Son durumlar böyle değerli arkadaşlar, plana göre bu aysonu evimi manisaya taşımış ve taşınmış olacağım, İzmir’de yaşayan arkadaşlar ile bol bol görüşeceğiz sanırım. Orada olanlar bana ulaşırlarsa süper olur.

    2002 – 2010 İstanbul… macera böyle bitecekmiş…

    Görüşmek üzere.