Kanser | Davut Topcan's Blog

Hakkımda

Aradan on yıl geçti ve Kanser tekrar kapımdaydı, bu kez annem değil benim için gelmişti. Mide kanseri! Taşlı Yüzük Hücreli türünde öldürücü bir kanser hücresi. Doktorlar kesin birşey söyleyemiyordu, ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştım! Belli ki bu düşman zorluydu. Zorlu bir savaş beni bekliyordu! * İşte bu site bu savaşın hikayesini anatacak...

Devamını Oku >>

  • Çok Okunan Yazılar

  • RSS Feed'lerime Abone ol!

    Sosyal Medya'da Takip Et!

    29
    Ağu

    Son 36 saat…

    Kanser’in kemiklerime sıçramasından bu yana ağrılarım gün be gün daha da artarak devam ediyor,doktorlar aldığım radyoterapilerin bu ağrıları keseceğini söylüyor ama henüz yarısına geldiğim halde pek hafifleyen bir ağrım yok açıkçası. RT’ler bittiğinde rahatlamayı umarak dişimi sıkıyor ve geçiriyorum günlerimi.

    Bunun yanında RT doktorum yeşil reçeteli güçlü bir ağrı kesici verdi, onu içince kafam güzel oluyor biraz ama ağrılarım da kısa bir süreliğine de olsa geçiyor. Son üç haftada tüm hayatım boyunca almadığım kadar ağrı kesici aldım sanırım. Ya da son üç haftada hayatım boyunca olmadığı kadar güzel oldu kafam…

    Onkoloji doktorum Nil Molinas Mandel, kemiklerim için alacağım RT’lerin yanında bir de güçlendirici ilaçlar verdi her gün sabah akşam kalsiyum ve protein alıyorum. Bir de ayda bir serum olarak yapılması için bir iğne verdi. 5 kalem ilaç bin lira tuttu… Hastalandığımdan beri galiba trilyon filan gitmiştir… Her neyse!

    Bu ilaçlardan ayda bir alacak olduğum serumu cuma günü koluma bir katater taktırıp aldım. Ve cumadan beri ateşler içinde yanıyorum, kafamı kaldırmadan yattım bu sabaha kadar… yaklaşık 36 saattir soğuk duşlar, ateş düşürücüler derken bu sabah uyandığımda ateşim 37 lere düşmüştü. Meğer tüm bunlar cuma aldığım serumun yan etkisiymiş…

    Bu süreçte bir an bile başımdan ayrılmayan annem ve babam bir de yeğenime ne desem azdır herhalde… En kötüsü de onları çok üzdüm.

    Şimdi toparlayıp kitabımın yayını için işlere dönmeliyim…

    16
    Ağu

    Günler geçerken

    Bu günler biraz belirsiz geçiyor, haftasonu kendime küçük bir tatil ikram ettim, istanbul’da yapılan onca tahlil ve aldığım onca kötü haberden sonra manisaya dönüşümü çanakkale üzerinden yaptım. Amacım yeşil ve mavinin yanyana olduğu yollardan geçerek, durarak kendimi daha iyi hissetmeye çalışmaktı. Annemle babamın yanına suratım asık, mutsuz bir şekilde dönmek istemedim.

    İlk durağım marmara ereğlisiydi, cuma akşamımı orada basit bir pansiyona bolca para ödeyerek geçirdikten sonra cumartesi sabah saat sekizde gözlerimi açıp çıktım yola, yollarda dura dura güzel molalar vererek altınoluğa kadar geldim ve kız kulesi beach&otel’de konaklamaya karar verdim. O kadar güzel geldi ki orası bana, o kadar dinlendirdi ki… çoğu zaman hiç birşey düşünmeksizin uzaklara dalıp gitsem de pazar akşamına kadar kendimi toparlamayı başardım.

    Cumartesi gece saat 23 civarı shorti’mi giyip denize daldım, denizin karanlık ve zifiri sularında elime balık tutmak için aldığım sepeti götürüp denizin ortasına bıraktım… sonra biraz yüzüp çıktım denizden ve kurulandım… kaldığım otelin (otel derken denize beş adım mesafede yapılmış odalardan bahsediyorum) iskelesi vardı, iskelede bir amca balık tutmaya çalışıyordu, bir de görevli arkadaş Ata ile ordan burdan, havadan sudan ve balıklardan muhabbet ettikten sonra ben üzerime bir pike alıp uykuya dalmışım iskelede… ışıklar kapanmıştı, kapkaranlık bir iskelede döşeklerin üzerine uzanmış tatlı tatlı uyuyordum, kulağımı deniz ve dalga sesleri okşuyordu…. ben kendimi ne kadar kötü hissediyorsam denizin çıkardığı o sesler “sakin ol iyi olacağız” der gibiydi…

    Sakin ol iyi olacağız…

    IMG_0259_sml_blg

    Kanser hastalarının çoğunda gözlemlenen bir sendromu yaşıyorum, kendini dağa taşa, yeşile verme, sessiz sakin bir ortamda olma sendromu… Evet, şu aralar tek ihtiyacım bu, böyle denize gireyim ama sessiz sakin… çayırlara yatayım, uzanayım saatlerce ama öyle çok şey düşündüğümden değil beynimin kendini deşarj etme yöntemi gibi.. rüzgar ya da dalga sesleri fısıldasın kulağıma… ”Sakin ol iyi olacağız…

    Evdeyim… annem ve babam… dün akşam evdeydim.. babama sarılmadım, hani öyle sarılsam, hani öyle bir an göz göze gelsek, hüngür hüngür ağlayacak ve biliyorum bende dayanamayacağım, en güzeli öyle duygusal bir ortam olmasına izin vermemekti… vermedim.. kimse ağlamadı.. babam bir an dayanamadı ama çabuk toparladı… bu yaşananlar filmlerdeki gibi olmuyor… olamıyormuş, güçlü kalabilmek için duygusal anlara izin vermemek gerekiyormuş… Hani tüm aile en küçük bir kıvılcımda hüngür hüngür ağlayacak gibiyken…

    … ve dün akşamı öyle ağlamaksız bir şekilde atlatmayı başardım, bugün daha iyiyiz…

    Sakin, sessiz….

    11
    Ağu

    Durumlar 2

    En son 4 ay önceydi sanırım durumlar yazısını yayınlayışım, onun üzerine ameliyat oldum, doktor oniki kürlük bir kemoterapi protokolü yazdı, bu protokolün altı kürünü bir buçuk hafta önce tamamladım. Kemoterapilerde genellikle doktorlar yarısı bittikten sonra hastayı komple kontrolden geçirip uygulanan tedavinin sonuçlarını görerek tedaviye devam edip etmemeye ya da başka bir kemoterapi ilaç serisine başlamaya karar veriyorlar.

    Bugün benim kemoterapilerimin yarısından sonraki kontrol günümdü, kontrol için detaylı bir pet-ct çekildi. Durumlar ne yazık ki pek iç açıcı değil. Yarın akşama detaylı raporu yazacak doktor ancak pet-ct sonrası kendisi ile yaptığım konuşma sonrası üç ayrı yerde metastaz(sıçrama) olduğunu öğrendim. Bunları zaten istanbula gelmeden önce ben hissediyordum ama tetkikler yapılmadan isimlendiremiyordum. Şöyle ki;

    1- Belimin sağ tarafında kemik metastazı : Bundan iki hafta kadar önce manisada bir şey kaldırırken belimde bir ağrı hissettim, o ağrı belimin sağındaki kemik metastazı ile ilgili hissettiğim ilk ağrıydı, kendi kendime ağır kaldırdığım için olmuştur diye düşündüm. Hatta dün istanbula geldiğimde bu ağrının biraz arttığını hissettim ve manisaya dönünce bir röntgen çektirip onun da icabına bakarım diye düşünürken bugün doktorum, önce kemik metastazı dedi, anlamadım deyip yüzüne bakınca tam belimin ağrıyan yerini gösterip “burası ağrıyor mu?”deyince evet dedim… İşte tam oraya sıçramış kanser dedi… kala kaldım..

    2- Bir kaç aydan beri gene belimde, omurilik civarında uzun zaman oturunca ağrı hissediyordum, koltuklar rahatsızdır herhalde dedim, oturma pozisyonum kötüdür falan deyip geçiyordum, bugün doktorum, ikinci metastazımın omurilik üzerinde olduğunu söyleyince o ağrımı da aydınlığa karanlık bulutlar içinde kavuşturmuş olduk.

    3- Altıncı kemoterapiden sonra yani bir buçuk hafta önce eve geldiğim andan itibaren beslenmemde de bir problem vardı, yediklerimi yutabiliyordum ama yediklerim yemek borumdan geçerken sanki oradaki bir yaraya dokunarak geçiyordu ve canımı yakıyordu, istanbula gelmeden bir gün önce annem ve babamla konuşuyorduk onlara da çok şaşırmasınlar diye biraz ipucu verdim. Çünkü bunun özafagusta bir metastaz olduğundan neredeyse emin gibiydim (buna da deneyim demek lazım) annemlere bu “iyiye işaret değil istanbula gittiğimde benden çok iyi haberler beklemeyin bu kez yapılan kemoterapi bana iyi gelmedi” şeklinde bir konuşma yaptım. İçini ferah tut oğlum gibi şeyler söylemiş olsalar da onların da huzuru kaçtı ancak bilinçaltlarında bu kötü sonuca kendilerini hazırlamaya da başladılar bundan eminim. ve sonuç olarak doktor bugün üçüncü yumurtayı da çıkarttı bir anda, evet özafagusumda yani yemek borumun altında da kanser tekrarlamıştı.

    Günün sonunda elimizde bir yakın iki tane de uzak metastazımız oldu. Doktorlar kemikteki ağrılarımı radyoterapi ile keseceklerini ve kanseri durdurabileceklerini söylüyor… Hani kanser hakkında sadece hasta pozisyonunda olsam bu cümleye çok sevineceğim ama sevinemiyorum. Çünkü artık palyatif dönem denilen evreye girmiş bulunuyorum. Palyatif dönemde artık hastanın iyileşmesi değil daha çok ağrılarını dindirmeye yönelik tedavi uygularlar. Radyoterapi ile de zaten belimdeki ağrılarımı dindirmeye yönelik bir tedavi yapacaklar, tüm kemoterapi sürecim yeniden planlanıp sıfırdan başlanacak.

    Evet, moralim bozuk! bozuk mu? bombok..kızlar siz burayı okumayın, (çocuklar gibi deli gibi ağladım) ölüme bir kaç adım daha yaklaştım… En azından mevcut kemoterapileri bitirip,  ispanya’da bir kaç ay yaşayabilirim diye hayal ediyordum, galiba olamayacak. Enayi gibi 5 yıllık pasaport aldığıma mı yanayım? (sanki beş yılım varmış gibi) Yoksa kısa süreli de olsa hayal kurduğuma mı?…. Aptalın tekiyim ben.. (hani iyi bakın ömrünüzde daha aptalını göremezsiniz çünkü…)

    Her neyse, durumlar böyle işte, boktan! moralim bozuk, aklım karışık, kafam darmadağın, bu gece hastanede kalacağım, güzel bir uykudan sonra belki yarın daha iyi olurum…

    Son olarak sizinle bugün pet-ct çekimi öncesi yaşadığım ilginç bir olayı paylaşacağım;

    Pet-ct çekimi öncesi damardan fdg denilen radyoaktif katkılı bir madde ve sakinleştici verip bir saat kadar haraketsiz bekletiyorlar, bekleme odasında 45 dakika uyuduktan sonra görevli odaya girdi uyandım, ilaçlı bir su içmem için oturmamı söyledi, doğrulup oturduğumda tam karşımda askının üzerinde bir kelebek kanatlarını hızlı bir şekilde çırpıyordu, tekra baktım kelebek hala orada, görevliye “şu kelebeği görüyor musunuz?” dedim, adam baktı, “hayır” dedi, ben tekrar baktığımda göremedim… Ama önce gördüğüm hayal falan değildi, çekimden önceki son 15 dakikamı o kelebeği arayarak geçirdim.

    Çekimler bittikten sonra çıkıp hayyam pasajına nikon D70s body bakmaya gittim, henüz alamasam da, dürüm yedim, taksime gittim, çimenlerde yattım öle avare bir günün sonunda şimdi hastane odamdayım işte.. Tam davut usulü…

    Şimdi geleneksel durum değerlendirmemizi yapalım ve bu yazı da burada bitsin ;

    İhtimaller şöyle;

    Radyoterapiler ağrılarımı hafifletecek ve kemikteki kanserin ilerlemesini belki durduracak, kemoterapiler sıfırdan başlayacak ve ben bilmiyorum ama sanırım artık pek zamanım kalmadı.

    Bundan sonra elimde fotoğraf makinamla ölüme giden bu yolda sağlığım elverdikçe gezip fotoğraflar çekip buralardan yayınlamayı planlıyorum.

    Kendinize iyi bakın, görüşmek üzere…

    (ha yazmayı unutuyordum, yılın aptalı olarak bir de sanki çok yaşayacakmışım gibi gittim bir internet sitesi açtım http://www.foodtripinturkey.com/tr herhalde bu da başarısız ve sahipsiz bir girişim olarak tozlu raflarda yerini alır.. )

    Not: Değerli okuyucu, yazdıklarımdan öyle pes ettiğimi ya da havlu attığımı falan düşünmeyin, öyle bir durum yok. Kabul edersiniz ki durum cidden boktan, doktorlar gene bir tedavi planı belirleyip elinden geleni yapacak bense tedaviden arta kalan zamanda kendimi dağa taşa vuracağım. Endişeye mahal yok.

    30
    Tem

    6. kemoterapi öncesi…

    Sevgili günlük, Manisa’ya taşındığımdan beri seninle pek ilgilenmediğim doğru, dahası “sevgili günlük” diye blog yazmaya başlamak küçük kız çocuklarının günlük tutmasından farksız, bunun için benden utanıyorsun ve belli etmiyorsun farkındayım. Buralar öyle mükemmel yerler değil, burada olmak için belirlediğim sebepler beni burada tutmaya yetiyor evet ama Manisa mükemmel bir şehir diyemem… Hatta senin huzurunda Vali ve Belediye başkanına bir açık mektup yazmaya hazırlanıyorum, şimdilik aramızda kalsın.

    Son bir kaç gündür pek keyfim yok, yani var gibi ama gerginim, karnımda bir miktar ağrı vardı, yılların ve yolların deneyimli hastası olmanın verdiği ukalalıkla her hangi bir yerim ağrıdığında bu ağrının neye delalet olabileceğini kestirebiliyorum ufaktan. Karnımda ki ağrı bende gerginlik yaratıyorsa ben susayım siz anlayın akla gelebilecek kötü şeyleri.

    Bu hayat benim için o kadar ilginç bir hal aldı ki anlatamam, bu kadar ilginç bir hayatın ardından öldüğümde Tanrı’dan huzuruna özel bir davet bekliyorum, benimle tanışmak isteyecektir eminim artık bundan. Şimdi insan hadisesini ikiye ayıralım, beden ve ruh.. Bedenim malum boku yemiş durumda, yorgun hasta ve sorsan büyük ihtimalle 70 bilemedin 69 yaşında, diğer yandan ruhum çocuğun önde gideni, bildiğin çocuk yahu.. gün içinde yapmak istediklerini anlatsam beni ciddiye alıp okumazsınız bile. Herif koşmak hoplamak zıplamak, dağlara tırmanmak falan istiyor. Ama bedenim bir ihtiyarın ağır başlılığı ile “hayır evlat bunlar bize göre değil, üzgünüm” diyor… Ruhum, bir çocuğun dedesinin elinden tutup çekiştire çekiştire bakkala dondurma almaya gitmesi gibi bedenimi sürükleye sürükleye yapmak istediğinin belki de yüzde onunu zorlukla yapabiliyor.

    Genç ve kabından taşmaya hazır su kıvamında kanser hastası olmak böyledir işte. Hayat size gol attıkça artık sadece yediğiniz değil attığınız golleri görmeye çalışırsınız. Yediğiniz goller 100ü geçmişken siz attığınız iki gole çılgınlar gibi sevinir timsah yürüyüşleri yaparsınız.

    Önümüzdeki pazartesi kemoterapi alacağım, bu kemoterapi 12 kürlük serinin 6.sı olacak. Yolun yarısına gelince doktorum tüm tahlilleri baştan aşağı yapacak, vücudumda ki tümörlerin durumuna bakacak eğer gerileme varsa bu tedavi devam edecek ama gerileme yokta ilerleme varsa ne olacağı hakkında fikrim yok. Her kanser hastasının yaşadığı bu kontrol öncesine bir hafta kala yaşanan gerginlik hakkımı bende dibine kadar kullanıyorum. Annem babam bu duruma alıştıkları için umursamıyorlar bile… Bazen hiç olmadık çook çocukça bir şeye sinirlenip bağırıp çağırıyorum, küfürler çıkıyor ağzımdan. Bazen durum düşünüyorum, bu ben değilim, gerçek davut bu değil diye. Bu kadar sinirli ve ağzır küfürlü bir adam değildim diye. Ama bu tespitlerim bir sonraki incir çekirdeğini doldurmayacak şeye sinirlenmeme kadar sürüyor. Hele bu gerginlik haftalarında bu durumu iyice abartıyorum. Bu kemoterapi ilaçları beyni falan da etkiliyor sanırım, galiba psikolojik bir kaç ilaç kullanmaya başlayacağım. Yoksa herşey bok herşey kaka…

    Yarın sabah pasaport için erkenden kalkıp emniyette sıra bekleyeceğim, sonra akşama kadar işim biterse akşama doğru bavulumu alıp istanbul’a doğru yola çıkacağım. Bu kez yeğenim özge de benimle birlikte gelecek, o da hava harp okulunu kazanmış ve pazar günü mülakatlar vs.. Bu gerilimin arasında bir de ona üniversite tercihi yapmaya çalışıyoruz.

    6. kür kemoterapi ve tahlillerden sonra görüşmek üzere…

    17
    Haz

    Gittim

    Bazı canlılar vardır, onları ait oldukları topraklardan alır yabancı topraklara götürürseniz yaşayamazlar oralarda. Nasıl ki sıcak iklimde yetişen bir bitki soğuk topraklarda yapamaz, nasıl ki kutup ayısı sıcak topraklarda yaşayamazsa bende kendimi bu tür canlılar gibi hissediyorum son günlerde. Belki biraz geç kalmış da olsam ait olduğum topraklara döndüm sonunda. Uzun bir aradan sonra evet….

    Ege’de doğdum büyüdüm ben, burasının iklimi hayat verdi bana, ayaklarım ilk kez bu topraklara bastı, bu topraklarda koştum, bu topraklarda düştüm, dizlerim bu topraklarda kanadı, sonra bir gün büyüdün dediler, git üniversite oku, büyüdün dediler git çalış. Öyle öğrettiler bize, hatta fazlası da var, çalışmayı kariyer yapmayı bir şey zannettirdiler..

    peki ya hayat? mutluluk?

    İyi bir şirktette bir koltuk, masa, bilgisayar ve telefon sahibi olmayı mutluluk diye yutturdular, florasan lambalarının altında yeşermeye çalışan sera çiçeklerinden farkımız yoktu oysa, dahası bu yapay ortamı mutluluk zannettik. buna inandıkça sistemin dönen çarklarında vazgeçilmez dişliler olduğumuzu düşündük, gururumuz okşandı, çevremize anlattık yetmedi panellerde konuştuk, avuçları patlarcasına alkışladılar, onlar alkışladıkça biz daha da inandık mutlu olduğumuza ve sistemin en vazgeçilmez parçalarından biri olduğumuza.

    Yılda çıkabildiğimiz iki haftalık tatili çok büyük bir şey zannettik, alınan ikramiyeler gözümüzü boyamaya yetip arttı, dün yürüyerek gittiğimiz işe bugün koşarak gittik, sabah 9 da başlayan mesailer için 7 de uyanmanın ve bunun bir buçuk saatinin yolda geçmesini garipsemedik, çünkü amacımız kutsaldı, sistemin vazgeçilmez parçalarıydık.

    2006 yılının sonlarıydı, sistem bana ben sisteme iyice geçirilmiştik, ait olmadığum topraklarda yediğim yemekler, yaşadığım ilişkiler, yattığım kadınlar herşey bayat gelmeye başlamıştı, mutluluğu sorgular olmuştum, hayat senin öğrettiğin gibi değildi baba, giymemi çok istediğin takım elbise kıravat boynuma dolanmış zincir gibiydi, insanların çoğu sahte gülüyordu baba, her şeyi sen öğretirdin bana, en zor olanını neden atladın baba? diye sormak için bile çok geçti artık…

    Günler geçti 2007 yılının sonlarına doğru bir gün kayıp gittim sistemin çarkından, hani gençtim? hani yakışıklıydım? hani bana bir şey olmazdı? artık üzerimde takım elbise değil hastane giysileri vardı..

    mutluluk? sorusu soruldu istemeden, dün bir çok şeyken bugün hiç bir şeydim, bunu anlamak için bunları yaşamam gerekmiyordu ya da gerekiyordu… ama acı olan şu ki; anlamıştım…

    sistem hücrelerime öyle güçlü işlemişti ki kanserle mücadelemin ilk yıllarında yeniden sisteme dönebilmek için çabalayıp durdum, döndüm de, sonra hayat tekrar tekrar hatırlattı ait olduğum topraklara dönmem gerektiğini…

    …. ve bu aptal bünye sonunda idrak etti hayatta kalabilmek için bir şeylere başka bir açıdan bakması gerektiğini ve tüm eşyalarımı toplayıp manisaya yerleştim.

    .. evet ege’deyim, arabamın arkasında terliklerim, şortum ve havlum. bir saat uzaklıkta masmavi uzanan deniz, ailem ve sevdiklerim buralarda, çoğu zamanımı onlarla geçiriyorum. diğer yandan ben kendimi buluyorum buralarda, üzerimde ki tüm ağırlıkları atıp hafifliyorum. artık hayatım bir sırt çantasının içinde, evim manisada, ben ise ege’de nerede nefes almak istersem…

    şimdi anlıyorum, kocaman bir “hiç” olmak, hiç bir şeye sahip olmamakmış mutluluk ve özgürlük.

    29
    May

    Bazen gitmen gerekir..

    gokyuzu

    En son yazımın üzerinden yaklaşık yirmi gün geçmiş, o günden beri ne oldu ne bitti, aslında pek bir değişikik yok, bir sistemi yeniden kurar gibi en baştan kuruyorum kendimi, içinde bulunduğum durumu en iyi hale getirebilmek için insan üstü bir çaba sarfettiğimi söyleyebilirim.

    Bundan tam bir ay önce 72 kilo civarındaydım, bir ay içinde bir ameliyat ve kemoterapi başlaması beni 7 kilo geri attı, evet 65 kiloya düştüm, yeniden 70′leri görebilmek için sistemli bir şekilde beslenmeye çalışıyorum. Hani öyle birşey yemek için karnım acıksın diye beklemek yok, bazı şeyler zorlamadan olmuyor. Eğer bu bir savaşsa bende bunun kurallarına göre savaşacağım. Çünkü ortada verilmiş bir karar var, yaşamak! Eldeki veriler her ne kadar aksini söylese de durumdan şikayet edip sızlanmak yerine mükemmel bir hayat yaşayarak verileri tersine çevirebilirim gibi geliyor.

    Görüşmeyeli kaybettiğim kiloları geri alma çalışmaları dışında geçtiğimiz pazartesi (24 may 2010) ilk kemoterapimi almış bulunmaktayım, kemoterapilerim bir sebepten bir hafta gecikmeli başladı diyebiliriz. Sebep şöyle; bildiğiniz üzere tıp camiasında bu kanser illetinin çözümü için sürekli olarak çalışmalar yapılıyor, bunlardan en kapsamlısı ise http://cancer.gov adresinden takip edilebilir, benim doktorum Nil Molinas Mandel de sadece Türkiye değil Dünya’da kanser konusunda atılan her adımdan haberdar, bu yüzden en azından doktorum konusunda kafam rahat. Konuya dönecek olursak meme kanserinde kullanılan Herceptin denilen bir kemoterapi ilacının yapılan araştırmalar neticesinde mide kanserlerinde de faydalı olduğu görülmüş, benim doktorum da fayda faydadır deyip bu ilacın benim kanser hücrelerimle etkileşimini test etmek için labaratuvardan bir test istedi, test sonuçları bir haftada çıktı ve malasef (negatif) olarak geriye döndü. Bunun anlamı şu; Herceptin benim tedavimde kullanılamayacak, keşke kullanılabilseydi… http://cancer.gov sitesinin clinical trials bölümünde bu ilacın detayları yazmakta : http://www.cancer.gov/clinicaltrials/results/trastuzumab-gastric0609

    Sonuçta gecikmeli de olsa kemoterapilerim başladı, doktorum kemoterapimi altı ay sürecek şekilde planlamış, onbeş günde bir olmak üzere on iki kür kemoterapi almış olacağım. Biri gitti kaldı onbir :)

    Kemoterapi hayatımda gördüğüm en kötü şey diyebilirim, sadece şu kadarını söyleyeyim, iğne portuma takılıp kemoterapi ilacı vücuduma girmeye başladığı andan bitene kadar vücudunuzda bir zehrin ilerlediğini ve bu zehrin bir parçanızı öldürdüğünü açıkça hissedebiliyorsunuz. Tek kelimeyle berbat…

    Bunlar tedavi ile ilgili haberlerdi, şimdi bir kaç konu daha var bahsetmek istediğim…

    ** Ben ameliyat olduğum ve hastanede yattığım günlerde 2010 Blog Ödülleri Töreni gerçekleşmişti, ben hastanede yattığım için doğal olarak katılamadım, hastanede bir ara bilgisayarımı açıp internetten izlemeyi denedim ama bağlantı o kadar kötüydü ki izlemeye devam edemedim. Geçen sene 2009 Blog Ödülleri’nde panelist olarak çıkıp konuşma yapmış, bloglardan ve projelerimden bahsetmiştim. Bu yıl kötü internet bağlantısıyla dahi olsa gidemememin acısını oradaki ortamı görmek dindirmişti. Tunç, Burcu, Uğur Hoca ve diğer arkadaşları görmek bir an bile olsa beni hastane odasının o sıkıcı ortamından alıp arkadaşlarım arasında hissettirdi…

    Lakin… asıl cümbüşü kaçırmışım!

    4591050215_ef6cb6137c

    Hiç haberim yokken yılın “En hızlı motosiklet kullanan, En iyi dans eden, En çılgın ve En hayat dolu Blogger” Özel ödülüne layık görülmüşüm… O an izleyemedim ve sonrasında öğrendiğim üzere kayıtta olan bazı problemler yüzünden “o an”‘ın kaydını da izleyemiyorum ama o an orada olanların anlattıkları bile duygu fırtınaları yaşamama yetti de arttı. (Orada olan arkadaşlardan ricam bu blog yazısının altına yorum olarak neler yaşandığını yazabilir mi?)

    Orada olan ve katkısı olan, düşünen destekleyen herkese çok teşekkür ederim… Bu arada PSP çok eğlenceli bir şeymiş, onun için de ayrıca teşekkür ederim :)

    file_.ashx

    *** Bugünlerde kanseri, kemoterapileri her şeyi unutup 2010 Dünya Kupası’na odaklanmış durumdayım, Uydu Receiver’ımı kontrolden geçirttim (hani olurda maç esnasında bozulmasın diye) Heyecanla maçların başlamasını bekliyorum. Diğer yandan güzel de bir hayale kapıldım, olmaz ya hani olursa diye. Coca Cola’ya bir email gönderdim. Şu sebepten; Coca Cola bu dünya kupasında mükemmel bir kampanya yaptı, 90 Türk’ü Dünya Kupası’na gönderiyor, e malum son bir ayımı hastanelerde geçirdiğim için kampanyaya video göndererek katılma şansım malasef olamadı. Bende Coca Cola yetkililerinden rica ettim, kemoterapi aralarında brezilya maçı için bana da bir davetiye ayarlarlarsa çok mutlu olacağım… Ayarlamazlarsa da dünyanın sonu değil tabii.. Umarım gitmenin bir yolunu bulurum… :)


    *** Üstteki videoyu izleyin… benim de söyleyeceklerim var elbet ama şimdi değil. Kitabımı bitirip online olarak bu site üzerinden yayınlamayı planlıyorum. Biraz daha beklemeniz gerek ama..

    *** Yarın akşam (29 may 2010) uçağıyla izmire iniyorum, planım yarın akşamı dinlenerek geçirdikten sonra pazar tüm günümü güzel geçirmek (detay yok!) Haftaiçi Manisa’da yaşayacağım evi kiraladıktan sonra istanbuldan eşyalarımı götüreceğim ve sonrasında, Marmaris, İzmir ve Manisa üçgeninde bu yazı geçirmeyi planlıyorum… yani kısacası tüm yaz egedeyim…

    İşte dedim ya bazen gitmen gerekir, gidiyorum.. (bu sözün orjinali Sıcak Saatler dizisinden Sedat Yalçın’a aittir.. eskiler bilir )

    Görüşmek üzere…

    29
    Nis

    Durumlar

    27184_371840833298_683923298_3553789_2854548_n

    Geçen cuma bağırsak düzensizliği gibi başlayan, pazartesi itibariyle yoğun ishal sancılarına benzeyen sancılarla kendimi Amerikan Hastanesi’nin acilinde buldum, gastreontoloji doktorum Kasım Kazbay ilk müdehaleyi yaptı, hemen hastaneye yatışım yapıldıktan sonra sancılarımı kesmek üzere serumlar bağlandı. Ardından öğleden sonra hızlıca endoskopiye girdim, endoskopi sonrasında Kasım hoca şunları söyledi, anostomoz bölgesinde enflamasyon vardı ve bu bölgeden parçalar alıp patolojiye göndermişti, yani türkçesi, eski ameliyat yerinde ödem var gibiydi. Ama ağrılarımın nedeni bu ödem değildi, sonrasında tomografiye girdiğimde kalın bağırsak içinde bir büyüme gözlemlendi. Bunun üzerine Kasım hoca salı sabah kolonoskopi ile kalın bağırsağa da bakıp oradan da parça alıp patolojiye gönderdi.

    Günün sonunda öğrendikki sancılarımın sebebi kalın bağırsak içinde büyüyen tümör gibi birşeymiş, bunu araştırırken anastomoz bölgesinde kanserin yeniden tekrarladığını da öğrenmiş olduk.

    Evet 3. kez kanser tekrarladı vücudumda… Yapacak bir şey yok, günün sonunda hepimizin gideceği yer aynı o yüzden ölümle ilgili konuları kafama pek takmıyorum, sadece gelecek süreçte ameliyat ve yeniden kemoterapi süreci yani çekeceğim acıların tarifini bilmek biraz ürkütüyor…

    Hayatım boyunca gerçekçi oldum, bu çerçevede ihtimalleri yazacak olursak şöyle;

    • 1- Önce ameliyat, sonra kemoterapi olabilir,
    • 2- Önce kemoterapi ile tümörü küçültüp sonra ameliyat yapabilirler,
    • 3- Sadece kemoterapi yapmayı düşünebilirler,

    Bu seçeneklerin üçünde de başıma gelebilecekler ise şöyle;

    • 1- Ameliyata girip çıkamama durumu var,
    • 2- Ameliyattan çıkıp kemoterapileri kaldıramama durumu var,
    • 3- Tüm bunların hepsine göğüs gerip mis gibi bir hayat yaşama ihtimali var.

    İhtimaller işte böyle, benim ne hissettiğimin çok önemi yok, her şey olacağına varıyor. Şu kesin, eğer tedavi olmazsam bir aya kalmaz öleceğim… 29 yaşındayım ve bu satırları bir hamlede yazıvermek oldukça can yakıcı… Tedavi olacağım ve bundan süreç ne gösterir bilmiyorum…

    Bir kaç ay buralarda hareket görmezseniz bilin ki ben sizi koluma taktığım iki tane huri ile birlikte yukarıdan bir yerlerden izleyip keyfime bakıyorumdur… Buralarda bedenimin içmeme müsade etmediği mis gibi şaraplar şelale olmuş akıyordur. Gökyüzü ulan dahası var mı? misler gibi…

    Önemli olan güzel bir hayat yaşadım diyebilmek, diyebiliyor muyum? EVET! sonuna kadar…

    İyi ki, racing motosikletimle 300 km hız yapmışım, sonunda kaza yapıp bütün kemiklerimi kırmış olsam da,

    İyi ki, küçükken kuran kursu yerine camiden kaçıp havuza yüzmeye gitmişim, babamdan dayak yemiş olsam da,

    İyi ki, küçükken dayımdan kasalı motosikletini bi tur diye alıp, tamirhanede kasasını çıkartıp gün boyu gezmişim, dayımdan fırçalar yemiş olsam da,

    İyi ki, yanımdaki kıza gelip hareket yaptılar diye üç tane yabancı turiste tek başıma kafa göz dalıp hayatımın dayağını yemişim, ellerimde kırılan bardakların dikişleri kalmış olsa da,

    İyi ki, racing motosikletimi ilk kez tek tekere kaldırmayı üzerimde sadece şort ve parmak arası terlikler varken yapmışım,

    İyi ki, Türkiye’yi tek başıma turlamışım,

    İyi ki, 2005 yılında daha fazla maaş veren şirketler varken içlerinden Axa Sigorta’yı seçmişim,

    İyi ki, lise yıllarımı farklı bir şehirde ablamla birlikte geçirmişim,

    İyi ki, her ne kadar bu şehr-i istanbul bana acılar vermiş olsa da iyi ki üniversite biter bitmez istanbul’a gelip yerleşmişim….

    Bu “iyi ki”ler bitmez, kısaca yaptığım hiç bir şeyden pişman değilim, her saniyesi dolu bir hayatın ardından;

    Hoşçakalın…

    08
    Nis

    Adala Gezisi ve Demirköprü Barajı’nda dalış!

    Bu yazımda sizlere iç Ege’de bağları ve müthiş üzümleriyle meşhur Manisa’nın ilçesi Salihli’ye (biz egeliler “salli” deriz) bağlı Adala kasabasını ve hemen yanındaki Demirköprü barajını anlatacağım;

    Öncelikle kısa bir yer tarifi yapalım; Salihli, İzmir-Ankara asfaltı yolu üzerine yerleşmiş bir Manisa’ya bağlı bir ilçe, bu ilçe’de tarihi yerler de var, bkz: Sardes (biz oralarda “sart” diyoruz.) İzmir’e uzaklığı 1,5 saat mesafede.

    Salihli’den bana ulaşan bir kanser hastasını ziyarete gitmiştim, kendisinin tedavisi devam ediyordu o sıralarda ve oturup uzun uzun muhabbet ettik, hem o hem ailesi çok tatlı insanlardı. Muhabbet esnasında benim dalış yaptığımı öğrenince, “e bizim kayınço da dalış yapıyor tanışın” dedi “nasıl olur? nerede yapıyor ki?” dedim, “Demirköprü barajında yapıyor, bende arada katılıyorum dedi. Kayınço bey’i aradılar geldi, konuştuk, anlattı… Ben daha önceden de biliyordum oraları ama bir barajda dalış yapmak aklımın ucundan bile geçmemişti, ayrıca bu barajın hikayesi de pek sevimli değildir, yüzmeyi bilmeyen bir çok kişinin yazın sıcaklarına dayanamayıp kendini barajın sularına bırakması malasef her zaman güzel bitmemiş. Kısacası bu baraj epeyce bir can almış. Aslında bu normaldir çünkü iç ege’de herkes yüzmeyi bilmez ve böyle bir nimet de önlerine serilince bu tür can sıkıcı olaylar kaçınılmaz oluyor.

    Gelelim bizim hikayeye….

    O gün kayınço ve hasta arkadaşımla sözleştik, bir kaç gün sonra demirköprü barajına dalışa gidecektik.. Bir akşam bir saat kadar yoldan salihli’ye gelip kayınço ve arkadaşımı aldım, hava yavaş yavaş kararmaya başlarken biz yola çıktık, ki yolumuz da çok uzun değildi. Önce 15-20 km uzaklıktaki Adala’ya gittik..

    Adala, Salihli’nin çok yakınında şirin bir kasaba, hani filmlerde gördüğünüz en şirin kasbadan daha şirin, çok fazla tanıtımı yapılmadığı için kimse bilmez ama mesela oralarda oldukça turistik bir yerdir, sevgililerin gizli kaçamağıdır, kasabanın tam ortasından bir dere akıyor ve bu dere barajın sularıyla beslenişyor, baraj kapağı açıldığında gidilirse daha nefis olmakla birlikte kapak kapalı olduğunda da güzeldir.

    Salihli , Adala ...

    Salihli , Adala ...

    Fotoğrafta ki adamı anlatmadan önce, Adala içki tüketimi ve keyif konusunda oldukça başarılı bir kasabadır, kasabanın konumu ve özellikleri nedeniyle orada yaşayan herkes keyfine çok düşkün, bazıları birasını, çerezini alır, fotoğraftaki beyefendi gibi keyfini yapar. Read the rest of this entry »

    01
    Nis

    Güzel bir şaka’dan sonra geçen bir yıl.

    Her yıl bir nisanda tatlı bir şaka yapar hayat bana, öyle ki sanki kendini affettirmeye çalışır gibi, kışa girerken yaptığı tatsız şakayı bağışlatmak ister gibi…

    Hayat işte, evin yaramaz, haylaz çocuğu kıvamında, elinde şekeri ve kısa pantolonuyla ne yaparsa yapsın bağışlanmayı hakediyormuş gibi. Şakacı da üstelik.

    Hayat ve benim aramda dönen bu şaka zincirine şöyle bir bakalım;

    2008 Aralık ayında yeniden kansere yakalanmamla hayatın bana yaptığı ikinci en kötü şakayla karşı karşıya kalmıştım. Bu kez biraz ayarı kaçırmıştı hayat, neredeyse ölüyordum o derece. (LAN!) Tatsız ve altı ay kadar sürecek bir tedavi sürecinin tam ortasında geçen yıl bugün ikinci kez hayatın şakasına maruz kalıyordum. Demiştim ya evin haylaz çocuğu…

    1 Nisan 2009′da günlüğüme şunları yazmışım gelin bir göz atıp yazıya öyle devam edelim;

    12 seanslık tedavimin bugün 6. seansını almak üzere hastanedeydim. (şu anda kendimi hiç iyi hissetmiyorum) Tedavinin yarısına geldiğimiz için karın bölgemde bulunan tümörün boyutları ne durumda? tedavi nasıl gidiyor? tedaviye cevap veriyor muyum? gibi soruları cevaplamak için tomogrofi çekildi.

    Sabah saat 10:30′daydı tomogrofi randevum, dolayısıyla erkenden kalkıp gittik hastaneye, kayıt işlemlerinin ardından hemen 1,5 litrelik suyu koydular gene önüme ve -içebildiğiniz kadar için- dediler, bu önemli normal midesi olan insanlarda bu suyun tamamını içmek zorunlu…. Hastanede ki görevliler beni tanıdığı için artık her gidişimde, beni üzüp açıklamalar yapmak zorunda bırakmıyorlar..

    bkz: (hocam o suyun tamamını içmek benim için imkansız, midem yok benim)

    Su içerken arada onkolojiye gidip portumu taktırıp kan testlerimi de yaptık.. kan değelerim mükemmel çıktı.. Lokosit : 5.6 falan… inanılmaz! bu değer 3 ün altına düşerse bağışıklık sistemi çok zayıflamış ve kemoterapi alamaz anlamına geliyor..

    Sonra saat 11 gibi tomogrofi çekimleri bittikten sonra hastaneye yatışım yapılıdı ve oda’da sessiz bir bekleyiş başladı… hem tomogrofi sonuçları çıkmasını hem de hemşirenin gelip tedaviyi başlatması için..

    Hemşire geldi, önce (avil, decort, ulcuran) üçlü karışımını veriyorlar vücuduma,, sebebi bu üçlü hem bulantı önleyici hem de bildiğiniz tüm ağrı kesicilerden daha güçlü bir ağrı kesici…

    Neden bişeyim yokken ağrı kesici veriyorlar ki? çünkü biraz sonra vücuduma kemoterapi yani tüm hücrelerimi öldürecek olan ilaç verilecek.. Bu hücre ölümleri öyle can yakıcıdır ki, o güçlü ağrı kesicilere rağmen, ilaç verilmeye başladığı anda karnında ve vücudunda birşeylerin ölmesini, öldüğünüzü hissetmeye başlarsınız..

    Ben ki acı eşiği inanamayacağınız kadar yüksek olan biri olarak hayatımda böyle bir acı görmedim… 150 km/h ile motosiklet kazası yapıp bariyerlere çarparak durmuş bir adamım.. ama o acı bile kemoterapilerin yanında çok küçük sinek ısrığı gibi kalıyor…

    Diyeceğim o ki, beslenmenize dikkat edin, sigara ve benzeri saçmalıkları tüketmeyin, ha bu yazıdan dolayı kimse beni dinlemeyecek ama en azından şunu yapın, vaktiniz olursa bir ara bir hastenenin onkoloji birimine gidip sadece tedavi bölümüne girin ve çıkın… ne demek istediğimi anlarsınız.. Kansere yakalanma yaşı o kadar aşağılara indi ki, bunu dikkate almamakta ısrar edenlerin sonunu düşünemiyorum…

    Her neyse bana dönecek olursak.. saat 3 gibi doktorum aradı, tomogrofi sonuçlarımı öğrenmiş, müjdeyi heyecanlı ses tonuyla vermek istiyordu.. (Daaavut bey) dedi (nedense bana böyle hitap ediyo…), vücudumda ki tümörün boyutlarının küçüldüğünü haber veriyordu… Son dört ayda aldığım en güzel haber buydu! Bu haberden sonra annemlere farkettirmemeye çalışarak ama kendimi de tutamayarak gözümden bir damla yaş süzüldü gitti.. kemoterapi ilaçları bir yandan vücuduma damla damla girmeye devam ediyordu.. Pencereden dışarı doğru çevirdim kafamı.. kafam yastıkta döndü… pencereden uzaklara doğru baktım ve içimden “söylemiştim, yeneceğim seni KANSER” dedim… gözlerimden ikinci damlanın gelmesine izin vermedim.. mutluydum..

    Belki çok uzun zaman yaşayamayacağım ama yaşadığım zamanı kaliteli yaşamak için elimden geleni yapacağımı ve daima gülümseyeceğimi çok iyi biliyorum artık!!!

    Yazım tarzıma bakılırsa konu bütünlüğü, cümlelerin akışı mükemmel değil ama bu bir belgedir! Yapılmış imla hataları, yanlış yere konulmuş virgüller, bir şeylerden bahsederken gereksiz yere sosyal mesaj verip sonra kendimden bahsetmem… Bunların hepsi harfi harfine çok değerli şeyler. Neden? Çünkü o gün ben kemoterapi aldım, çünkü o gün ben hayata bir kez daha doğdum, çünkü o gün kelimeler beynimde bir araya gelmiyordu dahası gelmesi de gerekmiyordu. Ben bu yazıya bakarken daha çok ne anlatmaya çalıştığıma değil de, cümlelerin dizilişine, seçtiğim kelimelere bakıyorum. O gün onları yaşarken , o psikolojideyken ne yaptım.. Önemli olan bu…

    Evet hayat o gün bana güzel bir şaka yaptı ve yaşama ümidimi müjdelemişti. Bir yıl sonra hala o gün yapılan şaka ile yetinebiliyorum…

    Bugün 1 nisan 2010, yaşıyorum :-)

    18
    Mar

    Kemoterapi için takılan port

    2007 yılında kansere yakalandığımı öğrendikten sonra, doktorum Nil Molinas Mandel ile tanışıp ilk muayenemi yaptığında bir porttan bahsetmişti, o vakit hiçbir şey anlamamıştım ve heyecanla takılmasını beklemiştim. Doktorum tedavilerin bir kısmının biberon ile yapılacağını söylüyordu. Ben ne olduğuna anlam veremeden ahmak ahmak dinliyordum sadece, olaylar kendi hızında -ki bu bana göre epeyce bir hızlıydı- ilerliyordu.

    İlk kemoterapimi alacağım gün, öğleden önce küçük bir cerrahi operasyonla göğsüme portum takılacaktı. Ameliyat yaralarım henüz tam kapanmadan daha, yeni bir operasyona girmiştim. Sağ göğsümde 3 cm kadar bir kesik ile göğsüme portu yerleştirdiler, operasyon için beni uyutmadılar, o yüzden doktor hemşire ile muhabbet ederken ve fonda çalan tango müziği eşliğinde operasyonum ilerliyordu, bir saatten fazla sürdü. Operasyon sırasnda olan biteni izleyemiyordum, sadece doktorun alet edavat seslerini bastıran müthiş tangoya bırakmıştım kulağımı ve ruhumu, ameliyat, port ya da herkesin lanetleyerek anlattığı ama benim en ufak bir fikrim bile olmadan korkarak beklediğim kemoterapi kimin umrundaydı ki?

    Doktor göğsümde işlem yaptığı bölge ile gözüm arasını kapatan örtüyü kaldırdığında gördüklerim bir an şaşırtmıştı. Göğsümde 3 demir para kalınlığında bir şey vardı, dikişler ile kapatılmış derimin altında duruyordu ama 2 demir para kalınlığı kadarı vücudumun dışında druyordu. Canım yanmıyordu, o şeyin tam ortasına 3 cm uzunluğunda iğne saplanmıştı, iğnenin ardında ise bir serum hortumu… O an o iğnenin oraya nasıl girdiğini ve görünen kısmı dışında göğsüme ne kadarının saplandığı hakkında hhiçbir fikrim yoktu. Hissettirdiği duygu : ÜRPERTİ!

    Ardından odaya çıkarıldım ve doktorum Nil Molinas Mandel’in talimatı üzerine kemoterapi ilaçlarım verildi.. Bu detayı başka bir yazı ile anlatayım.

    Daha sonra koluma hiç iğne değmedi diyebilirim, yapılan bütün tıbbi müdaheleler göğsüme takılan port sayesinde oldu. Biberon denilen şey ise bazı kemoterapi ilaçlarının vücuda 7 günde yavaş yavaş verilmesi nedeniyle biberona benzeyen plastik bir serum içinde ki ilaçlar, biberonun bir metre uzunluğunda ki hortumu ucunda ki iğne ile göğsüme bağlanıyor ve ben o biberon ile bir hafta geziyordum. Hatta ilk LikeMind’a da biberon ile gitmiştim…(hey gidi günler)

    Artık tedavilerim bitmiş olsa da yüksek nüks riski taşıdığım için port benimle birlikte yaşıyor, her altı haftada bir tıkanmaması için port yıkaması yapılıyor. Altta ki video bu periyodlardan biridir, kan ve iğne gibi şeyler görmeye dayanamıyorsanız izlemeyin.

    Kemoterapi Portu Temizleme / 7+ from Davut Topcan on Vimeo.