Aradan on yıl geçti ve Kanser tekrar kapımdaydı, bu kez annem değil benim için gelmişti. Mide kanseri! Taşlı Yüzük Hücreli türünde öldürücü bir kanser hücresi. Doktorlar kesin birşey söyleyemiyordu, ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştım! Belli ki bu düşman zorluydu. Zorlu bir savaş beni bekliyordu! * İşte bu site bu savaşın hikayesini anatacak...
Gene yazmayalı epey olmuş, yazılmayı hakeden o kadar çok şey var ama yazılmayı bile haketmeyen daha çok şey var… Bir aydır bir yandan kemoterapiler ilerlerken diğer yandan maçları izleyip , hop oturup hop kalktık… Diğer yandan maçlarla birlikte seyir keyfimizi mahveden vuvuzela denilen bok ile tanıştık. Yatıp kalkıp dua ettik, “yapanın da çalanın da g.tüne girsin” diye. Büyük küfretmemek lazımmış.. Şu an marmaristeyim, burada yakın dostumun annesi ve kızıyla çekirdek bir aile olduk… Onlarla kalıyorum. Semran teyzem tam bir maç fanatiği ve yakınlarda arkadaşının oteli varmış maç izlemeye oraya gittik, orada bi sürü fıstık semran teyze, ilkem ben hep birlikte izledik maçı…
Tarafımız İspanya..
İspanyanın gol atmasıyla yerimizden fırlayıp kaptık vuvuzelaları çalmaya başladık… Gerçekten bok gibi bir sesi var… neden çaldığımız hakkında da net bir fikrim dahi yok.. yaşandı bitti saygısızca diyelim
.
.
Sonra diğer yandan fotoğrafta da gördüğünüz gibi pek bir zayıfladım ve tipsiz biri oldum. Yani kız olsam benim gibi bir adama bakmazdım açıkçası. Bu kemoterapiler çok ağır geldi bana, kaldırmakta gerçekten zorlanıyorum, günlerce halsiz kaldığım oluyor… Geleceğe dair umutla bakabilmek şu aralar benim için çok güç, açık konuşmak gerekirse bende geleceğe falan bakacağım diye uğraşmıyorum hiç, altımda arabamla nerde akşam orda sabah geziyorum… Ne oldu ya da ne olacak diye düşünmüyorum hiç… Hiç bir şey umrumda değil….
Tabii bu gezilerim, öle mükemmel olamıyor, bazen arabadan inince başım dönüyor, gözlerim kararıyor, bayılacak gibi oluyorum ya da çok güçsüz düşüp uzun saatler dinlenmek zorunda kaldığım oluyor ama önemli değil ki… Vur g.tüne rahvan gitsin modu iyi bişeymiş…
En son yazımın üzerinden yaklaşık yirmi gün geçmiş, o günden beri ne oldu ne bitti, aslında pek bir değişikik yok, bir sistemi yeniden kurar gibi en baştan kuruyorum kendimi, içinde bulunduğum durumu en iyi hale getirebilmek için insan üstü bir çaba sarfettiğimi söyleyebilirim.
Bundan tam bir ay önce 72 kilo civarındaydım, bir ay içinde bir ameliyat ve kemoterapi başlaması beni 7 kilo geri attı, evet 65 kiloya düştüm, yeniden 70′leri görebilmek için sistemli bir şekilde beslenmeye çalışıyorum. Hani öyle birşey yemek için karnım acıksın diye beklemek yok, bazı şeyler zorlamadan olmuyor. Eğer bu bir savaşsa bende bunun kurallarına göre savaşacağım. Çünkü ortada verilmiş bir karar var, yaşamak! Eldeki veriler her ne kadar aksini söylese de durumdan şikayet edip sızlanmak yerine mükemmel bir hayat yaşayarak verileri tersine çevirebilirim gibi geliyor.
Görüşmeyeli kaybettiğim kiloları geri alma çalışmaları dışında geçtiğimiz pazartesi (24 may 2010) ilk kemoterapimi almış bulunmaktayım, kemoterapilerim bir sebepten bir hafta gecikmeli başladı diyebiliriz. Sebep şöyle; bildiğiniz üzere tıp camiasında bu kanser illetinin çözümü için sürekli olarak çalışmalar yapılıyor, bunlardan en kapsamlısı ise http://cancer.gov adresinden takip edilebilir, benim doktorum Nil Molinas Mandel de sadece Türkiye değil Dünya’da kanser konusunda atılan her adımdan haberdar, bu yüzden en azından doktorum konusunda kafam rahat. Konuya dönecek olursak meme kanserinde kullanılan Herceptin denilen bir kemoterapi ilacının yapılan araştırmalar neticesinde mide kanserlerinde de faydalı olduğu görülmüş, benim doktorum da fayda faydadır deyip bu ilacın benim kanser hücrelerimle etkileşimini test etmek için labaratuvardan bir test istedi, test sonuçları bir haftada çıktı ve malasef (negatif) olarak geriye döndü. Bunun anlamı şu; Herceptin benim tedavimde kullanılamayacak, keşke kullanılabilseydi… http://cancer.gov sitesinin clinical trials bölümünde bu ilacın detayları yazmakta : http://www.cancer.gov/clinicaltrials/results/trastuzumab-gastric0609
Sonuçta gecikmeli de olsa kemoterapilerim başladı, doktorum kemoterapimi altı ay sürecek şekilde planlamış, onbeş günde bir olmak üzere on iki kür kemoterapi almış olacağım. Biri gitti kaldı onbir
Kemoterapi hayatımda gördüğüm en kötü şey diyebilirim, sadece şu kadarını söyleyeyim, iğne portuma takılıp kemoterapi ilacı vücuduma girmeye başladığı andan bitene kadar vücudunuzda bir zehrin ilerlediğini ve bu zehrin bir parçanızı öldürdüğünü açıkça hissedebiliyorsunuz. Tek kelimeyle berbat…
Bunlar tedavi ile ilgili haberlerdi, şimdi bir kaç konu daha var bahsetmek istediğim…
** Ben ameliyat olduğum ve hastanede yattığım günlerde 2010 Blog Ödülleri Töreni gerçekleşmişti, ben hastanede yattığım için doğal olarak katılamadım, hastanede bir ara bilgisayarımı açıp internetten izlemeyi denedim ama bağlantı o kadar kötüydü ki izlemeye devam edemedim. Geçen sene 2009 Blog Ödülleri’nde panelist olarak çıkıp konuşma yapmış, bloglardan ve projelerimden bahsetmiştim. Bu yıl kötü internet bağlantısıyla dahi olsa gidemememin acısını oradaki ortamı görmek dindirmişti. Tunç, Burcu, Uğur Hoca ve diğer arkadaşları görmek bir an bile olsa beni hastane odasının o sıkıcı ortamından alıp arkadaşlarım arasında hissettirdi…
Lakin… asıl cümbüşü kaçırmışım!
Hiç haberim yokken yılın “En hızlı motosiklet kullanan, En iyi dans eden, En çılgın ve En hayat dolu Blogger” Özel ödülüne layık görülmüşüm… O an izleyemedim ve sonrasında öğrendiğim üzere kayıtta olan bazı problemler yüzünden “o an”‘ın kaydını da izleyemiyorum ama o an orada olanların anlattıkları bile duygu fırtınaları yaşamama yetti de arttı. (Orada olan arkadaşlardan ricam bu blog yazısının altına yorum olarak neler yaşandığını yazabilir mi?)
Orada olan ve katkısı olan, düşünen destekleyen herkese çok teşekkür ederim… Bu arada PSP çok eğlenceli bir şeymiş, onun için de ayrıca teşekkür ederim
*** Bugünlerde kanseri, kemoterapileri her şeyi unutup 2010 Dünya Kupası’na odaklanmış durumdayım, Uydu Receiver’ımı kontrolden geçirttim (hani olurda maç esnasında bozulmasın diye) Heyecanla maçların başlamasını bekliyorum. Diğer yandan güzel de bir hayale kapıldım, olmaz ya hani olursa diye. Coca Cola’ya bir email gönderdim. Şu sebepten; Coca Cola bu dünya kupasında mükemmel bir kampanya yaptı, 90 Türk’ü Dünya Kupası’na gönderiyor, e malum son bir ayımı hastanelerde geçirdiğim için kampanyaya video göndererek katılma şansım malasef olamadı. Bende Coca Cola yetkililerinden rica ettim, kemoterapi aralarında brezilya maçı için bana da bir davetiye ayarlarlarsa çok mutlu olacağım… Ayarlamazlarsa da dünyanın sonu değil tabii.. Umarım gitmenin bir yolunu bulurum…
*** Üstteki videoyu izleyin… benim de söyleyeceklerim var elbet ama şimdi değil. Kitabımı bitirip online olarak bu site üzerinden yayınlamayı planlıyorum. Biraz daha beklemeniz gerek ama..
*** Yarın akşam (29 may 2010) uçağıyla izmire iniyorum, planım yarın akşamı dinlenerek geçirdikten sonra pazar tüm günümü güzel geçirmek (detay yok!) Haftaiçi Manisa’da yaşayacağım evi kiraladıktan sonra istanbuldan eşyalarımı götüreceğim ve sonrasında, Marmaris, İzmir ve Manisa üçgeninde bu yazı geçirmeyi planlıyorum… yani kısacası tüm yaz egedeyim…
İşte dedim ya bazen gitmen gerekir, gidiyorum.. (bu sözün orjinali Sıcak Saatler dizisinden Sedat Yalçın’a aittir.. eskiler bilir )